Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya

Dem Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın yazdı: Parlak sunumların ardındaki Çeşme gerçeği

Dem Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın, kamuoyunda gündem olan Çeşme Projesi ile ilgili gerçekleri kaleme aldı…

Dem Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın, kamuoyunda gündem olan Çeşme

Son günlerde kamuoyuna tanıtılan “Çeşme Turizm Projesi”, ilk bakışta itiraz edilmesi güç bir gelecek tasviri sunuyor. Projenin tanıtımında Çeşme’nin dört mevsim turizm merkezi olacağı, İzmir’in uluslararası bir hava ulaşım üssüne dönüşeceği, su sorununun çözüleceği, çevrenin korunacağı ve bütün bunların “düşük karbonlu” bir kalkınma anlayışıyla gerçekleştirileceği anlatılıyor. Hatta projenin bir imar projesi değil, altyapı ve kalkınma projesi olduğu özellikle vurgulanıyor.

Ancak bütün büyük projelerde olduğu gibi burada da asıl mesele vaatlerin büyüklüğü değil, bu vaatlerin hangi bilimsel verilerle desteklendiğidir.

Sunumu dikkatle incelediğinizde, karşınıza güçlü sloganlar çıkıyor; fakat bu sloganları taşıyacak bilimsel analizler ortada görünmüyor. Taşıma kapasitesi çalışmaları yok. Hidrolojik model bulunmuyor. İklim senaryoları yok. Biyolojik çeşitlilik etki analizi, karbon bütçesi, habitat parçalanması, kümülatif etki değerlendirmesi ve sosyal etki analizleri sunulmuyor. Oysa tam da bunlar, böylesine büyük ölçekli bir projenin temelini oluşturması gereken çalışmalardır.

Bugün artık çevreyi korumaktan söz etmek tek başına yeterli değildir. Bunu rakamlarla, modellerle ve bilimsel hesaplarla göstermek gerekir. Sunum ise bunu yapmak yerine, daha çok bir vizyon belgesi olmayı tercih ediyor.

Projenin En Kırılgan Noktası Hiç Kuşkusuz Sudur

Sunumda “Önce Su, Sonra Turizm” deniliyor. Arıtma tesisinin kapasitesinin 24 bin metreküpten 57 bin metreküpe çıkarılacağı ve bunun Çeşme’nin su sorununa uzun yıllar çözüm olacağı ifade ediliyor. Fakat burada kamuoyunun gözünden kaçırılan temel bir ayrım bulunuyor.

Atık su arıtmak ile yeni içme suyu üretmek aynı şey değildir.

Arıtma tesisinin büyütülmesi, kirli suyun işlenmesini sağlar; fakat bölgeye yeni tatlı su kazandırmaz. Buna rağmen sunumda bu iki konu iç içe geçirilerek sanki su sorunu tamamen çözülmüş gibi bir algı oluşturuluyor.

Deniz Suyunun Arıtılması

Projede çözümün önemli bölümü deniz suyunun arıtılmasına dayandırılmıştır.

Ters ozmoz teknolojisi yüksek miktarda elektrik tüketir, sürekli membran değişimi gerektirir, ciddi işletme maliyetleri oluşturur ve önemli miktarda karbon salımı yaratır. Dünyada bu sistemler ancak Körfez ülkeleri, İsrail ve Singapur gibi hem ağır su kıtlığı yaşayan hem de çok yüksek enerji yatırımlarını karşılayabilen ülkelerde uygulanmaktadır. Üstelik bu ülkelerde bile deniz suyu arıtımı sınırsız ve sorunsuz bir su kaynağı olarak görülmemektedir.

Bunun yanında denizden su çekilirken çok sayıda plankton, küçük deniz canlısı ve balık yavrusu sisteme çekilmektedir. Arıtma sonrasında ortaya çıkan yüksek tuzluluk oranına sahip atık suyun denize deşarjı ise deniz ekosistemi üzerinde ciddi baskılar oluşturmaktadır. Yani süreç yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ekolojik açıdan da ağır maliyetler üretmektedir.

Proje İklim Krizini Yok Sayıyor

Projede yirmi yıllık bir çözümden söz ediliyor. Fakat bu hesaplar bugünün iklim koşullarına göre yapılmış görünüyor. Oysa bilimsel çalışmalar, Ege Havzası’nın önümüzdeki yıllarda kuraklıktan en fazla etkilenecek bölgeler arasında yer alacağını ortaya koymaktadır. İklim değişikliği derinleştikçe bugünkü su projeksiyonlarının geçerliliği de önemli ölçüde tartışmalı hâle gelecektir.

Sunumun Cevap Vermediği Başka Büyük Sorulardan Biri de Nüfus Yüküdür

Bir tarafta yılın on iki ayına yayılan turizm, sekiz golf sahası, kongre merkezleri, festival alanları, 30 bin ve 40 bin kişilik organizasyon alanları, 100 bin kişiyi aşan etkinlik kapasitesi hedefleniyor. Fakat diğer tarafta bu kadar insanın günlük su tüketimi, enerji ihtiyacı, atık üretimi, trafik yükü ve altyapı baskısı konusunda herhangi bir hesap paylaşılmıyor.

Aslında bütün bunların ortak adı ekolojik taşıma kapasitesidir.

Taşıma kapasitesi yalnızca kaç yatak yapılacağını belirlemez. Bölgenin ne kadar su çekebileceğini, ne kadar enerji tüketebileceğini, kaç aracın girebileceğini, ne kadar atık üretebileceğini ve doğanın bunları hangi noktaya kadar kaldırabileceğini ortaya koyar. Oysa sunumda bu kavram neredeyse hiç yer almıyor.

Projenin En Çarpıcı Başlığı: Golf Sahaları

Çeşme gibi su stresi yaşayan bir bölgede sekiz golf sahasının planlanması başlı başına tartışılması gereken bir tercihtir.

Yarı kurak Akdeniz ikliminde standart bir golf sahasının günlük su tüketimi yaklaşık 4 milyon litreyi bulmaktadır. Yaz aylarında bu miktar 5 ila 7 milyon litreye kadar çıkabilmektedir. Sekiz golf sahasının toplam günlük tüketimi ise yaklaşık 33 milyon litre tatlı su anlamına geliyor.

Türkiye’de kişi başına günlük evsel su tüketimi yaklaşık 200 litre kabul edildiğinde, yalnızca bu golf sahalarının sulanması için harcanacak su, yaklaşık 160 bin kişinin günlük su ihtiyacına eşit olmaktadır. Başka bir ifadeyle, her gün orta büyüklükte bir kentin tüm su tüketimi yalnızca golf sahalarının yeşil kalması için kullanılacaktır.

Üstelik bu suyla Ege Bölgesi’nde yaklaşık 2.400 hektarlık tarım arazisi sulanabilir.

Projenin “Bu Bir İmar Projesi Değildir” İddiası Gerçeği Yansıtmıyor

Yeni yollar, hava ulaşımı, yüksek kapasiteli etkinlik alanları, marinalar ve büyük altyapı yatırımları doğal olarak arazi değerlerini yükseltecektir. Bunun sonucu ise spekülatif arazi alımları, ikinci konut baskısı, kıyıların özelleşmesi ve konut fiyatlarının artması olacaktır. Bu nedenle “imar projesi değildir” demek, imar baskısı yaratmayacağı anlamına gelmez.

Kümülatif Etki Hesaplanmamış

Yeni yollar, yeni oteller, hava trafiği, festival alanları, marinalar, kongre merkezleri, golf sahaları ve ikinci konutlar aynı anda hayata geçtiğinde ortaya çıkacak toplam çevresel yük hesaplanmamıştır. Oysa çevre biliminde esas olan tek tek yatırımlar değil, bunların oluşturduğu kümülatif etkidir.

Benzer bir çelişki karbon meselesinde de karşımıza çıkıyor.

Bir yandan “düşük karbon”, “çevre dostu” ve “doğa koruma odaklı” söylemleri öne çıkarılıyor; diğer yandan bu iddiaları destekleyen karbon yaşam döngüsü analizi, sera gazı hesaplamaları ya da karbon bütçesi sunulmuyor. Dahası, uluslararası hava trafiğinin genişletilmesi hedeflenirken aynı anda düşük karbonlu bir modelden söz edilmesi de kendi içinde önemli bir tutarsızlık oluşturuyor.

Projede Yerel Halk Yok

Konut fiyatları ne olacak? Kiralar nasıl etkilenecek? Yerel üretici bu dönüşümden nasıl pay alacak? Su kullanımında öncelik kime verilecek? Kıyılar gerçekten kamusal kalacak mı? Bunların hiçbirine doyurucu bir cevap verilmiyor.

Parlak Vitrinin Arkasında Karanlık Bir Koridor Var

Sonuç olarak ortada büyük bir vizyon anlatısı var; fakat aynı büyüklükte bilimsel kanıtlar henüz yok. Sunum daha çok yatırım perspektifini yansıtıyor; doğanın, yerel yaşamın ve ekolojik sınırların perspektifini ise büyük ölçüde görünmez kılıyor.

Çevreyi korumak sloganlarla değil, hesaplarla mümkündür. Bilimsel analizlerin yerini reklam dili aldığında ise ortaya sürdürülebilir kalkınma değil, yalnızca parlak bir vitrin çıkar. O vitrinin arkasında ne olduğunu görmek ise artık hepimizin ortak sorumluluğudur.