Bir kenti “misafir ağırlamaya” hazırlamak ile o kenti kendi yurttaşından yalıtmak arasındaki ince çizgi, bugünlerde Ankara sokaklarında aşılıyor. Sokaktaki sahipsiz hayvanların toplatılmasından, esnafın dükkân önündeki duba ve masalarına kadar uzanan bu aşırı titiz “görsel düzenleme” çabası, başkenti yaşayan bir organizma olmaktan çıkarıp, adeta steril bir dış politika sahnesine dönüştürüyor. Konuk ABD Başkanı ve NATO heyetlerinin geçeceği güzergâhlara çekilen bu taze dış cephe boyası, aslında dış politikada uzun süredir dökülen bazı gerçeklerin üzerini örtmeye yetmiyor. Mesele sadece binaların yüzü değil; asıl makyaj, tek taraflı bir bağımlılık ilişkisine “eşitler arası diplomasi” süsü verilmeye çalışılmasında yatıyor.
Alınan olağanüstü güvenlik tedbirleri ve temel hakların kullanımına getirilen idari kısıtlamalar, kentin asıl sahiplerine şu mesajı veriyor: “Siz geçici olarak kenarda durun, büyüklerin mühim bir buluşması var.” Oysa bir ülkenin başkenti, müttefiklerin göz zevki için tanzim edilmiş bir fuar alanı değildir; o ülkenin egemenliğinin ve halk iradesinin tecelli ettiği yerdir.
Siyaset tarihimizde, büyük müttefiklerle kurulan ilişkilerde sergilenen bu aşırı “ev sahibi hassasiyeti” yeni bir olgu değil. Hafıza, taze boyalarla kapatılamayacak kadar inatçıdır. 1960’ların sonunda ABD’nin 6. Filosu İstanbul’a demirlediğinde de kentin belli noktaları aceleyle badana edilmiş, o gün bu asimetrik ilişkiye itiraz eden gençlerin karşısına “müttefike ayıp olmasın” refleksiyle dikilen bir siyasal anlayış sahneye çıkmıştı. Aradan geçen yarım asırda değişen tek şey, Dolmabahçe açıklarındaki zırhlının yerini Ankara bürokrasisinin koridorlarının almış olmasıdır.
O gün 6. Filo’yu “stratejik bir müttefiklik zorunluluğu” olarak savunan aklın bugünkü izdüşümü; NATO Zirvesi’ni ve Trump yönetiminin rızasını, iç siyasette daralan hareket alanını genişletecek bir manivela olarak okuyor. Oysa diplomasi tarihi bize çok net bir evrensel kuralı söyler: İçeride toplumsal rıza üretemeyen ve ekonomik refahı sağlayamayan hiçbir siyasi yapı, dışarıdan alınan diplomatik pozlarla kalıcı bir tahkimat üretemez.
Milli Savunma Bakanlığı tarafından duyurulan “İstanbul’da bir Deniz Unsur Komutanlığı kurulması” yönündeki adımlar, Karadeniz’deki jeopolitik hassasiyeti ve Türkiye’nin en hayati güvenlik sigortası olan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin felsefesini aşındırma riski taşıyan son derece kritik tercihlerdir. Washington aklının uzun süredir Karadeniz’de kalıcı bir askeri varlık gösterme arzusunu, doğrudan olmasa bile NATO şemsiyesi altında dolaylı yoldan realize etme gayreti, ulusal çıkarlarımız açısından ciddi soru işaretleri barındırıyor.
Buna, Trump yönetiminin “savunma bütçelerinin GSYH’nin yüzde 5’ine çıkarılması” yönündeki yeni dayatmasını da eklemek gerekiyor. Mevcut ağır enflasyon koşulları altında ezilen, rasyonel bir kemer sıkma sürecinden geçen bir ülkenin kısıtlı kaynaklarının; küresel silah endüstrisinin fonlanmasına ayrılması talebi, makul bir müttefiklik tanımıyla bağdaşmaz. Bu durum Türkiye’ye bölgede yeni, maliyetli ve yüksek riskli “ileri karakol” misyonları yükleme potansiyeli taşırken; ana akım siyasetin ve bürokrasinin bu “Atlantik ezberi” karşısında sergilediği geleneksel sessizlik, itirazın yükünü yine sadece tutarlı bir anti-emperyalist çizgiye sahip olanların omuzlarına bırakıyor.
Zirve günleri bittiğinde, konuk heyetlerin özel uçakları Esenboğa’dan havalandığında ve o taze boyalı binaların üzerine ilk yağmur düştüğünde geriye yine kendi gerçekliğimiz kalacak.
Uygulanan en katı idari tedbirler bile, bir topluma kendi rızası hilafına biçilen rolleri kalıcı olarak benimsetemez. Müttefiklik, egemenlik haklarının devredildiği bir tek taraflı uyum sözleşmesi değil; ulusal çıkarların eşit satha konulduğu bir denge zeminidir. Bu topraklarda mayalanmış olan asıl duygu, yabancı heyetler geçerken dükkânının önünü boşaltan itaatkârlıkta değil; ufukta beliren zırhlılara bakıp “Geldikleri gibi giderler” diyebilen o kurucu, bağımsızlıkçı özgüvende saklıdır.
Süslü duba ve bariyerler kaldırıldığında; geriye her zamanki gibi o silinmez hafıza ve bu ülkenin onurunu her koşulda savunanların tarihsel haklılığı kalacaktır.










YORUMLAR