Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Veli Şahin
Veli Şahin

Rızanın sonu, zorun yükselişi: Kapitalizmin yeni normali

Günümüz siyasal konjonktürü, iktidarın ve devlet mekanizmalarının, kitleler nezdinde rıza üretme kapasitesinin ciddi biçimde zayıfladığı bir evreyi işaret ediyor. Üstelik, artık toplumun çoğunluğunun rızasını kazanmak eskisi kadar önem taşımıyor; bu yönde bir çaba da giderek azalıyor! Bu durum, burjuva demokrasisinin genel meşruiyet krizini derinleştirmekte ama faşist karakterli rejimlerin inşasına da elverişli bir zemin sunmaktadır.

Liberaller ve bazı sol çevreler tarafından, “zor mekanizmasına dayalı” yapıların sürdürülemez olduğu iddia edilse de somut örnekler bu görüşü geçersiz kılıyor. Batı odaklı analizlerde “otoriter” olarak nitelendirilen Rusya, Azerbaycan, Arabistan ve Mısır gibi “tek adam rejimleri” mevcut emperyalist sistem içinde varlıklarını uzun yıllardır sürdürüyor; hatta stratejik önemleri nedeniyle uluslararası sermaye tarafından daha da güçlendiriliyorlar. Suudi Arabistan gibi insan hakları sicili oldukça kötü ve -genel olarak anlaşılan haliyle- demokratik hiçbir ölçütü karşılamayan ülkelerin dahi devasa uluslararası sermaye akışlarına ev sahipliği yapması, devletin baskı aygıtlarının, sermayenin çıkarlarına hizmet ettiği sürece “demokratik” addedilen normların ötesinde bir işlevsellik kazanabildiğini net bir şekilde gösteriyor.

İkinci yaygın iddia ise, sermayenin demokratik olmayan ülkelere akmayacağı yönündedir. Ancak bu da uluslararası sermayenin mantığı ve işleyişi hakkında temelsiz bir varsayımdır. Sermaye, doğası gereği kâr hırsıyla hareket eder ve bu kârı maksimize etmek için en uygun koşulları arar. Bu koşullar, ucuz işgücü, düşük çevresel standartlar, esnek çalışma koşulları ve evet, çoğu zaman otoriter rejimlerin sermaye için sağladığı “istikrar” ve “güvenlik” anlamına gelebilir…

En büyük uluslararası yatırımların hedefi olan Afrika kıtası, siyasal rejimleri açısından “demokratik” bir örnek teşkil etmekte midir? Keza Mısır gibi ülkeler, baskıcı yönetimlerine rağmen, uluslararası sermayenin akışında merkezi bir rol oynamaktadır. Hatta daha da çarpıcı olanı, Suriye’de El Kaide artığı bir yapı olan Heyet Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) lideri Ebu Muhammed el-Colani’nin, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nden dolaysız destek alabiliyor olmasıdır. Bu durum, emperyalist güçlerin, kendi jeopolitik ve ekonomik çıkarları doğrultusunda, “terörist” olarak tanımladıkları gruplarla dahi pragmatik işbirlikleri kurmaktan çekinmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu örnekler, uluslararası tekelleşmiş sermayenin ve onu temsil eden emperyalist devletlerin, kendi birikim süreçlerini güvence altına almak adına, demokratik ilkelere bağlı kalmak gibi bir “ahlaki” kaygı gütmediğini bir zorunluluklarının olmadığını açıkça yeniden ve yeniden ortaya koymaktadır. Keza Gazze’ye yönelik soykırım da yeterli ispatı sunmaktadır.

Unutmayalım, 1900’lü yılların başında, özellikle Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, işçi ve emekçilerin örgütlenme düzeyi oldukça yüksekti. Sendikalar ve sosyalist partiler güçlenmiş, işçi sınıfının talepleri siyasal arenada daha belirleyici hale gelmişti. Bu dönemdeki en önemli gelişmelerden biri, 1917’de Rusya’da yaşanan işçi devrimiydi. Bu devrim, kapitalist ülkelerde burjuvazinin “demokrasi” kavramını yeniden ele almasına ve güçlendirmesine neden oldu. İşçi sınıfının devrimci potansiyeli karşısında, burjuvazi daha kapsayıcı ve katılımcı bir demokrasi görüntüsü sergileyerek kitlelerin “radikalleşmesini” yani iktidar perspektifini törpülemeye çalıştı. Yani, “demokrasi” kavramı, işçi sınıfının örgütlü gücünü dizginlemek ve sistem içi dengeyi sağlamak için bir araç haline geldi.

Günümüzde ise durum farklıdır; artık bir sovyetimiz, güçlü işçi sınıfı hareketlerimiz de yok. Bu durum, sermayenin kendi egemenliğini sürdürmek için “demokratik” kılıflara daha az ihtiyaç duymasına ve baskıcı yöntemlere daha kolay başvurabilmesine olanak tanımaktadır. İşçi sınıfının örgütlü gücündeki zayıflama, faşist eğilimlerin ve otoriter rejimlerin sürekliliğinde önemli bir somut koşul olarak karşımızda durmaktadır!  

Bugün şahit olduğumuz durum, emperyalist kapitalizmin kendi iç çelişkileriyle boğuşmasıdır!  Sermayenin kar oranlarının düşüş eğilimi gösterdiği, ekonomide yaşanan durgunluk, artan silah harcamaları ve büyüyen jeopolitik gerilimler nedeniyle yeni sömürü alanları ile daha etkin baskı mekanizmalarına ihtiyaç duyduğu bir uluslararası ilişkileri yaşamaktayız. “Tek adam rejimleri” ve otoriterleşme eğilimleri, bu süreçlerin doğal bir ürünü, sermaye birikim modelinin doğal bir uzantısı olarak karşımızda durmaktadır.

Ülkemizdeki gerici adımlara karşı “muhalif” olduğunu iddia edenlerin, özellikle de CHP’nin ileri gelenlerinin, Batı’nın “kutsal demokrasi değerlerine” umut bağlayarak kurtarıcı beklemesi, mevcut muhalif politik aklın derin bir bunalımda olduğuna işaret etmektedir. Bu durum Koç, Sabancı, Eczacıbaşı gibi “Batı değerleri” ile özdeşleştirilen sermaye gruplarından medet umma eğilimiyle daha da belirginleşmektedir. Bu yaklaşım, sermayenin uluslararası niteliğini ve kendi çıkarları doğrultusunda her türlü rejimi destekleyebileceği gerçeğini göz ardı etmektedir. Bu şaşı bakış: kapitalizmin, kriz dönemlerinde kendi egemenliğini sürdürmek için “demokratik” değerleri bir kenara bırakabileceğini ve baskıcı yöntemlere başvurmaktan çekinmeyeceğini görmek istememektedir.

Bu yazı kaleme alınırken örneğin ABD Büyükelçisi Barrack Suriye’nin geleceğine dair, “Ayrı ayrı Dürzi güçleri Dürzi gibi giyinip, Alevi güçleri Alevi gibi giyinip, Kürt güçleri Kürt gibi giyinip böyle devam eden bir yapı olmaz. Tek bir yapı olacak” açıklamasında bulundu! Ne kadar da orijinal bir fikir… Sanki Türkiye hatta Ortadoğu’da bu “tek yapı” tavsiyeleri ve fikri yüzünden sorunlar yaşanmıyor gibi, bir de kalkmış akıl veriyorlar. İşte örneğin ABD emperyalizmi, demokrasiden bunu anlamaktadır! Colani’ye yani uluslararası sermayenin ihtiyaçlarına itaat!

Ezcümle: Rızanın tükendiği yerde zorun iktidarı başlar. Kapitalizm, kriz anlarında demokrasi maskesini çıkarırken, uluslararası sermayenin çarkları kan ve baskıyla dönmeye devam ediyor. Bugün Gazze’den Suriye’ye, Mısır’dan Suudi Arabistan’a uzanan bu karanlık tablo, bir uyarıdır ve ülkemiz de karanlık günleri derinden yaşamaktadır. Sermaye, ‘istikrar’ adına faşizmi yeşertirken, gerçek kurtuluş ancak örgütlü emeğin dirilişinde saklı. Meşruiyetini yitiren karşısında halkın, işçi ve emekçilerin örgütlülüğünü zayıf gören sistem, artık zorbalığa sarılıyor. İnsanlık adına bugüne kadar kazanılan tüm hakları tırpanlamak için el ovuşturuyorlar. Soru şu: Bizler, bu zulüm makinesine karşı hangi tarafın mücadelesini öreceğiz, demokrasi denince kim neyi anlayacak?

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER