Bugün pazarda bir kilogram soğanın fiyatına bakıp sadece “neden bu kadar pahalı?” diye soruyoruz. Oysa asıl sormamız gereken soru şudur: Bizi bu noktaya getiren neydi?
Soğan, aslında Türkiye tarımının bugün geldiği noktanın en somut örneklerinden biridir.
Yıllar boyunca küçük aile işletmeleri, yüksek üretim maliyetleri ile düşük satış fiyatları arasında sıkışıp kaldı. Tohumundan gübresine, ilacından mazotuna kadar üretimde kullanılan girdilerin büyük bölümü ithal hale geldi. Döviz arttıkça maliyet arttı, ancak üreticinin ürünü aynı oranda değer kazanmadı. Bir yıl zarar etti, ertesi yıl yine üretmeye çalıştı. Bir daha zarar etti, bir kez daha direndi. Fakat her direnişin de bir sınırı vardı.
Bugün geldiğimiz noktada küçük üretici artık risk alamıyor. Çünkü sadece parasını kaybetmedi. Kimi traktörünü sattı, kimi tarlasını ipotek ettirdi, kimi yılların birikimini tüketti. Daha acısı ise çocuklarını tarımdan uzaklaştırdı. Yeni nesil artık toprağa değil, şehirde sigortalı bir işe yöneliyor. Böylece yalnızca bugünün üreticisini değil, yarının üreticisini de kaybediyoruz.
İşte tam bu noktada üretimde oluşan boşluğu sermaye dolduruyor. Üretimin ve ticaretin büyük bölümünü artık güçlü finansal yapıya sahip büyük işletmeler üstleniyor. Bu durum üretimin birkaç güçlü oyuncunun kontrolüne geçmesine ve piyasa üzerinde belirleyici bir güç oluşmasına neden oluyor. Arzın daraldığını bilen büyük sermaye, piyasaya ürün verme zamanını belirleyebilecek güce ulaştığında fiyatlar üzerinde de etkili olmaya başlıyor. Bunun bedelini ise üretici değil, doğrudan tüketici ödüyor.
Bugün Türkiye’de tarımsal organize sanayi bölgeleri yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Planlı üretim, teknoloji ve verimlilik açısından bu bölgeler önemli fırsatlar sunabilir. Ancak bu süreçte küçük aile işletmeleri üretimin dışına itilerek tarım yalnızca büyük sermaye gruplarının yapabildiği bir faaliyet hâline dönüşürse, uzun vadede piyasa dengesi bozulacak, rekabet azalacak ve gıda güvenliği ciddi risk altına girecektir.
Bu durum yalnızca ekonomik bir mesele değildir; aynı zamanda bir gıda güvenliği meselesidir. Bir ülkenin gıda üretiminin birkaç büyük sermaye grubunun kararlarına bağımlı hale gelmesi, gelecekte çok daha büyük riskler doğurabilir.
Çözüm bellidir. Küçük aile işletmeleri mutlaka korunmalıdır. Stratejik ürünlerde üreticiyi koruyacak taban fiyat mekanizmaları oluşturulmalı, piyasa fiyatı belirlenen seviyenin altına düştüğünde üretici etkin desteklerle zarar etmekten kurtarılmalıdır. Amaç sürekli destek alan değil, üreterek kazanan ve toprağından kopmayan güçlü bir çiftçi yapısını yeniden inşa etmektir.
Çünkü küçük üretici yalnızca ürün yetiştirmez; kırsalı ayakta tutar, yerel ekonomiyi canlı tutar, biyolojik çeşitliliği korur ve ülkenin gıda bağımsızlığının en büyük teminatıdır.
Bugün soğanın anlattığı hikâye yalnızca soğanın hikâyesi değildir. Bu hikâye domatesin, patatesin, buğdayın, zeytinin ve bütün Türk tarımının hikâyesidir.
Eğer küçük üreticiyi kaybedersek, sadece bir çiftçiyi değil; toprağımızı, üretim gücümüzü ve gıda güvenliğimizi de kaybetmiş oluruz.
Bugün atılacak doğru adımlar, yarının sofralarını güvence altına alacaktır. Çünkü tarım sadece ekonomik bir faaliyet değil; bir ülkenin bağımsızlığının, toplumsal huzurunun ve geleceğinin en stratejik alanlarından biridir.
Ziraat Mühendisi
Hakan Bodrumlu










YORUMLAR