Uzun süredir genç katılımının bu kadar yoğun olduğu bir etkinlikte yer almamışım. Zihnime bir güncelleme geldiğini hissettim.
İstanbul’da Yolda Sahaf Kafe’de düzenlenen bir kitap söyleşisinden bahsetmek istiyorum. Kavel Alpaslan’ın Ekim’den Sonsuzluğa: Sovyetler Birliği’nde Yaşam isimli kitabı üzerine yapılan söyleşi, benim için oldukça keyifli ve verimli bir öğrenme deneyimiydi. Kitap, Eylül 2026’da Kor Kitap tarafından yayımlanmış.
Rojhat Turgut’un moderatörlüğündeki söyleşi, kitabın ortaya çıkış süreci ve yazarın Sovyetler Birliği’ni araştırmaya yönelme nedenleri üzerine sorularla başladı. Portre yazarlığından* tarih yazarlığına geçişin nasıl gerçekleştiği de konuşulan konular arasındaydı. Kavel Alpaslan’ın yanıtlarında dikkatimi çeken, kendi ifadesiyle, “toplumsal mücadele tarihi açısından Sovyet deneyimini yeniden değerlendirmek ve bu deneyimlerden hareketle doğru bildiğimiz yanlışları sorgulamak”tı.
Nitekim amacının, çok derinlikli akademik bir tarih analizinden ziyade, antikomünist propagandanın ürettiği anlatılara ve yerleşik algılara yanıt vermek olduğunu oldukça akıcı bir sohbetle bizlerle paylaştı.
Sovyet deneyiminin tarihsel anlamını anlatan çarpıcı örnekler de verdi. Örneğin Paris Komünü’nün 72 gün sürdüğünü hatırlatarak, Lenin’in Ekim Devrimi’nin 73. gününde, Paris Komünü’nün ömrünü aşmış olmayı kutlamak için karda dans ettiğine dair, gerçekliği kesin olmayan bir anıyı anlattı.
Dinleyicilere Sovyetler Birliği ile ilk karşılaşmalarımızın nasıl gerçekleştiğini sorduğunda benim yüzümdeki gülümsemeyi görmeliydiniz. Gençler Rocky filmlerinden, bilgisayar oyunlarından ve popüler filmlerden söz ederken ben ilkokulda öğrendiğim Türkiye haritasından bahsediyordum: Kuzeydoğu komşumuz SSCB.
Söyleşinin önemli başlıklarından biri de geçmişi bugünün ihtiyaçlarından bağımsız değerlendirmemekti. Yazarın bu konudaki açıklamaları benim için oldukça doyurucuydu. Sovyet deneyimini yalnızca nostaljik bir özlemle ele almak yeterli değildi. Tarihsel olgular tek başlarına yaşananları açıklamaya yetmezdi.
Örneğin Sovyetler Birliği’nde barınma hakkını ele alırken Sovyet mimarisinin estetik özelliklerine, binaların gri veya depresif(!) oluşuna odaklanmak asıl meseleyi gözden kaçırabilirdi. Kavel Alpaslan, mikrorayon uygulamasından hareketle bugünün büyük konut siteleriyle karşılaştırmalı, bence oldukça başarılı bir değerlendirme yaptı.
Sovyetler Birliği’ndeki mikrorayon uygulaması, konut sorununa yalnızca insanlara birer daire sağlamak olarak bakmıyordu. Konut alanları; okulları, kreşleri, sağlık merkezleri ve yeşil alanlarıyla birlikte planlanıyordu. Amaç, insanların gündelik yaşam ihtiyaçlarına erişebildiği, bir arada yaşayabildiği yerleşim alanları oluşturmaktı.
Bugünün yüksek yüksek, değişik geometrik şekiller verilmiş büyük lüks konut sitelerine benzettiniz değil mi? Çok sayıda konut, ortak alanlar, yeşil alanlar, alışveriş ve eğlence merkezleri… Hatta çatılara yerleştirilen ağaçlar, suni göller… İlk bakışta benzer görünen bu sitelerin arkasındaki toplumsal anlayışın ise birbirinden farklı olduğunu görmek zor değil.
Mikrorayonlarda barınma ve gündelik yaşamın örgütlenmesi temel alınıyor; konutların güneş alması, yerleşimlerin birbirine göre konumlanması gibi planlama ilkeleri gözetiliyordu. Bugünse barınma piyasanın insafına bırakılmış durumda. Üstelik konut sahibi olmayı bırakın, kira ödeyebilmek bile giderek daha zor bir mesele hâline geliyor.
Benim için söyleşinin en etkili iki noktası vardı.
Birincisi, son zamanlarda önemsediğim sorunlardan birine temas etmesi: Düzen teşhiri bolca yapılırken sosyalist propagandanın eksik kalması sorunu. Üstelik yazarın bunu salt teorik bilgilendirme yapan bir derleme yapmak yerine yaşamın içinden ve bugünün ihtiyaçlarından hareketle somut örneklerle sunması; kitaplar, şarkılar ve şiirler üzerinden sosyalizmi anlatması önemliydi.
İkincisi ise söyleşide öğrendiklerimle bir kez daha somutlaşan dilimizi değiştirme ihtiyacıydı. Net söyleyeyim: “Ağır abi” söylemleriyle, yalnızca kendi öğrendiğimiz kavramlar üzerinden konuşarak yeni kuşaklarla bağ kuramayız. Onların tanıklıklarını, kendi oluşturdukları belleği, dünyayı algılama ve ifade etme biçimlerini anlamamız gerekiyor.
Sovyetler Birliği ya da sınıf mücadeleleri tarihi hakkında okuma yapmamış gençler, bu tarihi Rocky filmlerinde, bilgisayar oyunlarında ve Amerikan aksiyon filmlerindeki kirli antikomünist propaganda üzerinden tanımışlar. Transformers film karakterleri üzerinden dönüşümün ve popüler kültürün izini sürmüşler. Sansür tartışmasını ise rap gruplarının kullandığı ağır küfürler üzerinden örneklendirmişler.
Bunlar belki bizim ilk anda aklımıza gelmeyecek ama gençlerin dünyasında karşılığı olan örnekler. Dolayısıyla mesele yalnızca ne anlattığımız değil, nasıl anlattığımız da. Gençlerin dünyasını, kültürel referanslarını ve sorularını anlamadan onlarla ortak bir dil kuramayız.
Nasıl yapmalı’ya cevap vermeden, ne yapmalı demek yetmiyor.
Sovyetler Birliği’ni yalnızca geçmişte kalmış, yıkılmış bir rejim olarak değil, insanlığın başka türlü bir toplumsal yaşam kurma deneyimi olarak ele almamız gerekiyor. Antikomünist anlatıların karşısına yalnızca savunmacı bir nostalji koymak yerine, bu tarihsel deneyimi bugünün sınıfsal ve toplumsal ihtiyaçları açısından değerlendirmeliyiz.
Yolda Sahaf Kafe’deki söyleşiden zihnime düşen en önemli güncelleme de buydu: Geçmişi anlatmak için bugünün dilini öğrenmek, bugünü değiştirmek içinse geçmişin deneyimlerinden yararlanmak.
*Kavel Alpaslan’ın ilk kitabı: Aynı Öfkenin Çocukları: Dünyadan Devrimci Portreleri, Sel Yayıncılık.










YORUMLAR