Bugün Anadolu’nun ıssızlaşan bozkırında ya da Ege’nin verimli ovalarında arabayla bir yolculuğa çıkarsanız, şehirlerin girişlerinde o hüzünlü manzarayla mutlaka karşılaşırsınız. Devasa, paslanmış demir kapılarıyla, camları kırık, bacaları yıllardır tütmeyen, bahçesini yabani otların sardığı o hayalet binalar… Çoğunun üzerinde harfleri dökülmüş, yağmurdan ve zamandan nasibini almış, silikleşmiş “Sümerbank” tabelaları asılıdır.
Rüzgarın kırık camlardan girerken çıkardığı o uğultu, aslında yarım kalmış bir şarkının melodisidir. Çünkü o binalar sadece terk edilmiş soğuk beton yığınları değil; bir ülkenin ekonomik tam bağımsızlık hayalinin, kendi ayakları üzerinde durma iradesinin ve Cumhuriyet’in Anadolu’yu baştan aşağı dönüştüren aydınlanma projesinin enkazıdır.
Bu enkazın nasıl yaratıldığını, neyi kaybettiğimizi anlamak için, o binaların temeline dökülen harcın nasıl bir inançla karıldığına bakmamız gerekir. Rotamızı, yoksulluk ve yoksunluk içindeki 1930’ların Türkiye’sine çevirelim.
1923 İzmir İktisat Kongresi’nde alınan “Hammaddesi yurt içinde yetişen sanayi dalları kurulmalıdır” kararı, genç Cumhuriyet’in ekonomik rotasını çizmişti. Ancak 1929 Dünya Ekonomik Buhranı patlak verdiğinde, Türkiye anladı ki siyasi bağımsızlık, ancak ve ancak ekonomik bağımsızlıkla tahkim edilirse kalıcı olabilirdi. Askerin giyeceği kaputtan, köylünün ölüsünü saracağı kefen bezine kadar dışarıya bağımlı olan bir ülke, gerçekten özgür sayılamazdı.
İşte bu makus talihi yenmek için devlet kolları sıvadı. Bu iradenin adı “Sümerbank”tı.
Genç Türkiye Cumhuriyeti, siyasi bağımsızlığını savaş meydanlarında, kan ve süngüyle kazanmıştı. Ancak ülkeyi yöneten kadrolar, asıl savaşın şimdi, fabrikalarda, çarklarda ve tarlalarda verileceğini çok iyi biliyordu. Sovyetler Birliği ile yapılan teknoloji ve kredi anlaşmaları, sadece ticari bir sözleşme değildi; emperyalizme karşı savaşmış iki genç devrimin omuz omuza vermesiydi.
Sovyet Sanayi Bakanlığı bünyesinde kurulan Türkstroy şirketinin titizliğiyle yola çıkan birinci sınıf makineler, zorlu rotaları, dağları ve yoklukları aşarak Anadolu’nun kalbine ulaştı.

Türkiye Cumhuriyeti ve SSCB ortaklığıyla kurulan Türkstroy şirketinin rozeti
Kayseri Bez Fabrikası, kışın o dondurucu soğuğunda Türk ve Sovyet işçilerinin, mühendislerinin akıl almaz gayretiyle, 483 gün gibi rekor bir sürede inşa edildi. Burası sadece pamuğun ipliğe dönüştüğü bir mekan değildi. Çıplak bozkırın ortasında; Sovyet müfredatıyla eğitim veren okulu, kaloriferli modern lojmanları, spor tesisleri, sinema salonu ve tam donanımlı hastanesiyle Cumhuriyet’in ilk toplumsal dönüşüm kampüsüydü. Köylü milletin, modern sanayi işçisine dönüştüğü ilk laboratuvardı.

1935 Kayseri Bez Fabrikası (La Turquie Kamaliste dergisinden)
Fakat Kayseri sadece bir başlangıç, yakılan ilk çoban ateşiydi. Cumhuriyet’in aydınlık eli, Milli Mücadele’nin ateşinin yakıldığı başka bir coğrafyaya, Ege’ye uzanacaktı.
Nazilli Basma Fabrikası’nın kuruluş hikayesi, soğuk rakamlardan, mühendislik planlarından ve kar-zarar bilançolarından çok daha derin bir vefa duygusu barındırır. Yer seçimi için Sovyet Orlof Heyeti’nin sunduğu teknik raporlar etkili olsa da, asıl ruh başkaydı.
Bu fabrika; Kurtuluş Savaşı’nın çekirdeği olan Kuvâ-yi Milliye’nin Nazilli’de filizlenmesine, Demirci Mehmet Efe’nin isyanları bastırmasındaki kahramanlığına ve “Galip Hoca” kimliğiyle direnişi örgütleyen Celal Bayar’a kucak açan Nazilli halkına, Atatürk’ün bizzat yazdığı bir “teşekkür mektubu”ydu.
Türkstroy ile varılan anlaşma, dünya ekonomi tarihine geçecek kadar onurluydu: Türkiye Cumhuriyeti, bu devasa fabrikanın borcunu dövizle, emperyalist faizlerle değil; kendi toprağının bereketiyle, Ege’nin narenciyesiyle ödeyecekti. Bağımsızlık tam da buydu işte.
25 Ağustos 1935’te Celal Bayar fabrikanın temelini atarken Nazilli halkına şöyle sesleniyordu: “Size devlet bir gün gelir fabrika kurar, mahsulünüzü alır dedim… İşte devlet Nazilli’ye geldi.” Halkın “Çingene Eğreği” dediği, sıtma yayan o korkutucu, bataklık arazi; çevre illerden gelen işçilerin ve hatta mahkumların omuz omuza vermesiyle sadece 23 ayda devasa bir üretim kalesine dönüştü.
Tarihler 9 Ekim 1937’yi gösteriyordu. Sağlığı giderek bozulan Atatürk, sırf bu vefa borcunu ödemek ve Cumhuriyet’in bu büyük eserini kendi gözleriyle görmek için Nazilli’deydi. Fabrikanın kapısını altın bir anahtarla açtı, işçilerin gurur dolu resmigeçidini izledi. Hastane balkonundan Nazilli’ye bakarken, bir millete verdiği sözü tutmanın derin huzurunu yaşıyordu.

Mustafa Kemal Atatürk, Nazilli Basma Fabrikası’nı açarken (9 Ekim 1937)
Bugünün serbest piyasa aklının, her şeyi ranta çeviren, üç kuruşa taşeron işçi çalıştırıp sadece bilançodaki kâr hanesine bakan “vahşi kapitalizminin” asla anlayamayacağı bir şeydi Nazilli Basma Fabrikası. O, para basmaktan ziyade, çevresine ışık saçmak, toplumu eğitmek için tasarlanmış kusursuz bir “sosyal fabrika” idi.
Bu fabrika sadece çarklarını döndürüp kaliteli basma üretmekle kalmıyor; devasa jeneratörleriyle ürettiği fazla elektriği Nazilli halkıyla paylaşıyordu. Çarklar işledikçe karanlık sokaklar aydınlanıyor, kerpiç evlere ışıkla birlikte medeniyet sızıyordu. Ancak bu aydınlanma sadece sokak lambalarıyla sınırlı değildi; bölge halkı için adeta bir Cumhuriyet şifasıydı. İçinde 50 yataklı modern ameliyathanesi, eczanesi ve laboratuvarı bulunan Sümerbank Hastanesi, bölgeyi yıllardır kasıp kavuran sıtma hastalığının kökünü kazıyarak halka derin bir nefes aldırmıştı.
Üretimin ve sağlığın ötesinde, bu devasa tesis bozkırın ortasında yükselen bir kültür ve spor laboratuvarıydı. 700 kişilik sineması, tiyatrosu, radyosu, resim-heykel atölyeleri ve devasa kütüphanesiyle adeta bir Rönesans merkezi gibi işliyordu. Sümerspor kulübü; Nazilli gençlerine futbolun ve güreşin yanı sıra paten, tenis, boks ve atletizm gibi o günün şartlarında hayal bile edilemeyecek sporları getirirken, balo salonlarında kadınlar ve erkekler omuz omuza vals yapıyordu. İşçi yemekhanesi, kreşi, fırını, hamamı ve postanesiyle kendi kendine yeten devasa bir kombina yaratılmıştı. İşçileri taşıyan o meşhur “Gıdı Gıdı” treni, müzik yapan bando takımı, itfaiyesi ve hatta ihtiyaç halinde ülkenin güvenliğini sağlayacak, işçi ve memurlardan oluşan silahlı sivil savunma gücüyle burası adeta bağımsız, aydınlık bir cumhuriyetti.
Tüm bu muazzam vizyon sayesinde, 1930’ların mütevazı “Pazar köyü”, Sümerbank’ın o sihirli dokunuşuyla bağlı olduğu Aydın’dan bile daha büyük, modern ve canlı bir cazibe merkezine dönüştü. Emeklilerin yerleşmek için can attığı, milli bayramların işçilerin kendi tezgâhlarında dokuyup diktikleri rengarenk basma kıyafetlerle panayır havasında kutlandığı eşsiz bir medeniyet yuvası oldu.

1937 Nazilli Basma Fabrikası (La Turquie Kamaliste dergisinden)
Dahası, bu fabrikalar Türk sanayisinin ilk üniversiteleriydi. Buradan yetişen ustalar, formenler, mühendisler ve yöneticiler, ilerleyen yıllarda tüm ülkenin sanayi altyapısını kendi elleriyle inşa ettiler.
Kayseri Dokuma Fabrikası nasıl ki 1999’da kapılarına sessiz sedasız kilit vurularak çürümeye terk edildiyse, Cumhuriyet’in göz bebeği Nazilli Basma Fabrikası da “kâr etmiyor”, “makineleri çok eski”, “özel sektörle rekabet edemiyor” gibi son derece sığ ve vizyonsuz bahanelerle 31 Mayıs 2002’de kapatıldı.
Elbette bu fabrikalar, vahşi piyasa koşullarında, “az işçi-çok makine-sıfır sosyal hak” mantığıyla çalışan şirketlerle rekabet edemezdi. Çünkü onların kuruluş amacı işçiyi sömürmek, patronu zengin etmek değildi; onların amacı bir ulusu yaşatmak, beslemek, eğitmek ve onurlandırmaktı.
Sümerbank fabrikaları üzerlerine düşen o ağır tarihi misyonu fazlasıyla tamamlamış, yokluk içindeki bir milleti giydirmiş, Cumhuriyeti omuzlarında yükseltmişti. Ancak biz, bugünün nesilleri olarak, bizi var eden, ayağa kaldıran bu kurumlara vefa göstermeyi başaramadık. Rant hırsı, özelleştirme fırtınaları ve plansız tasfiye rüzgarları, Cumhuriyet’in o sağlam kalelerini birer birer düşürdü.
Şimdi o yıkık dökük binaların önünden geçerken hissettiğimiz acı, sadece kapatılan bir fabrikanın değil; liyakatin, üretmenin, kendine yetebilmenin ve en önemlisi “biz” olabilme erdeminin kaybedilişinin acısıdır.









Çok anlamlı ve güzel yazınız için teşekkürler. Emeklerinize sağlık.