Milyonlarca asgari ücretlinin aylarca beklediği zam nihayet açıklandı. Asgari ücret yalnızca onu alanları değil, özel sektördeki diğer maaş artışlarını da doğrudan etkilediği için emekçiler açısından her zaman belirleyici bir yerde durur. Ancak bugün açıklanan rakam, bir geçim ücreti olmaktan çok uzaktır. Açık konuşalım: Bu ücretle bırakın insanca yaşamayı, günümüz koşullarında hayatta kalabilmek bile mümkün değildir.
Peki neden geçmişe kıyasla bugün asgari ücreti daha fazla konuşuyor, zam oranlarını neredeyse hayat memat meselesi haline getiriyoruz? Çünkü giderek daha vahşi bir ekonomik düzenin içine sürükleniyoruz. Eksikleriyle de olsa bir dönem var olan sosyal devlet anlayışı tasfiye edilirken, emekçiler piyasaya ve sermayenin insafına terk ediliyor. Devletin yurttaşını koruduğu değil, sermayenin kârını garanti altına aldığı bir düzen kalıcı hale getiriliyor.
Bugün yaşadığımız tablo tesadüf değil. Bu, yıllardır örgütlenme hakkının fiilen engellendiği, sendikaların etkisizleştirildiği, iş güvencesinin ortadan kaldırıldığı uzun bir sürecin sonucu. Herkes bir şeyler söylüyor ama ortak bir ses çıkmadığı için bu sözler kısık fısıltılara dönüşüyor. Duyulmuyor ya da bilinçli biçimde duyulmak istenmiyor.
Artık çalışmak yalnızca geçinmenin değil, hayatta kalabilmenin zorunlu koşulu haline geldi. Ancak bu zorunluluk, beraberinde daha karanlık bir gerçeği de doğurdu: Çalışmak, ölmenin farklı bir yöntemine dönüştü. 2025 Kasım ayına kadar iş cinayetlerine kurban giden 1956 işçi… Bu rakam, günde ortalama 6 emekçinin çalışırken hayatını kaybettiğini gösteriyor. İş güvenliğinin maliyet, insan hayatının ise istatistik olarak görüldüğü bir düzende yaşıyoruz.
Bu tabloyu çocuklar üzerinden okumak ise çok daha sarsıcı. “Mesleki eğitim” adı altında uygulanan MESEM modeli, fiilen kitlesel çocuk işçiliğinin yasal zemine kavuşturulmuş halidir. 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu ve Anayasa’nın çocukları korumaya yönelik hükümleri açıkken, 18 yaş altı çocuklar haftanın büyük bölümünü işletmelerde, güvencesiz ve denetimsiz koşullarda çalışmak zorunda bırakılıyor. Eğitim hakkı fiilen gasp edilirken, çocuklar ucuz iş gücü olarak sermayeye sunuluyor.
Daha da vahimi, bu sistemin doğrudan can aldığı gerçeğidir. Son bir yıl içinde en az 80 çocuk işçi çalışırken yaşamını yitirdi. Bu ölümler “kaza” değil; denetimsizliğin, cezasızlığın ve çocuk emeğini normalleştiren politik tercihlerin sonucudur. MESEM, çocukları korumayan; aksine onları piyasaya erken yaşta teslim eden bir modeldir ve bu haliyle hem hukuken hem de vicdanen ağır bir suçtur.
Bütün bunlara rağmen hâlâ tepede bir avuç zengini doyuramıyoruz. Daha fazlasını istiyorlar. Daha fazla emek, daha fazla itaat, daha fazla sessizlik… Kapitalizm büyüdükçe yalnızca emeğimizi değil, çocuklarımızı, sağlığımızı, hayatlarımızı da alıyor. Ama yine de doymuyor. Çünkü bu düzenin sınırı yok.
Peki böylesi karamsar bir tablonun karşısında ne yapmak gerekir? Çaresiz miyiz? Hayır. Tek çıkış yolu örgütlenmekten geçiyor. Sendikalarda, gençlik örgütlerinde, meslek odalarında, sivil toplum kuruluşlarında; kısacası hayatın her alanında hayatı yeniden örgütlemek gerekiyor. Bu düzeni tersine çevirecek anahtar tam da burada duruyor.
Elbette kolay olmayacak. Elbette engellenecek, bastırılacak, kriminalize edilecek. Ama bu gedik aşılabilirse toplum yalnızca ekonomik olarak değil, insani olarak da nefes almaya başlayacak.
Yeni bir yıla girerken savaşsız, sağlıklı, mutlu günler dilemeyi isterdim. Ancak içinde yaşadığımız tablo, 2026’nın kendiliğinden böyle gelmeyeceğini açıkça gösteriyor. O yüzden 2026’dan tek dileğim var: Örgütlü bir mücadelenin başlangıcı olması.
İyi yıllar.









YORUMLAR