İstanbul’a atanan kayyum Gürsel Tekin ile birlikte, iktidarın artık gözünü tamamen kararttığı çok açık bir şekilde görülüyor. Bu tablo, artık sadece bir parti meselesi değil; aşılması gereken bir demokrasi krizidir. Karşımızda duran bu abluka, Türkiye’de sıkışmışlıktan ve çürümüşlükten bunalmış her bir yurttaşın, mücadeleye sıkıca bağlanmasını zorunlu kılıyor.
Bu süreç, yalnızca CHP’nin değil; nefes almakta zorlanan, baskılara maruz kalan, hak ve özgürlükleri için kaygı duyan herkesin ortak meselesidir. Bu nedenle, bu kuşatmayı aşmanın yolu; farklı söylem ve eylemleri devreye almak, yeni mücadele yöntemlerini masaya yatırmak ve daha geniş bir dayanışma hattı kurmaktan geçiyor.
Hükümet, saldırılarını pervasızca artırırken; birinci parti konumundaki CHP’nin, bugüne kadar çoğunlukla lokal düzeyde etkili olan eylemlerinin yanına, çok daha kapsayıcı ve güçlü bir strateji eklemesi gerekiyor. Aksi halde, her anlamda sıkışmış ve kaybetmeye mahkûm görünen AKP’nin, yeniden alternatifsiz bir şekilde seçimlere girerek mutlak bir iktidar kurması kaçınılmaz hale gelebilir.
Bugün çoğunlukla konuşulanın aksine, yani “AKP bir daha seçim yapmaz” düşüncesinin tersine, benim kanaatim; AKP’nin tam da bu sıkışmışlıktan kurtulmak için seçim sürecini öne çekme hazırlığı yaptığı yönünde. Ancak bu sandığa, karşısında güçlü bir CHP olmadan, parçalanmış bir muhalefet tablosuyla gitmek istiyor. Yerel siyasete müdahaleleri ve CHP’nin iç dengelerine yönelik hamleleri de bu planın bir parçası.
Bu süreçte, parti içinden açılan gedikler üzerinden yol bulmaya çalışan iktidar, Gürsel Tekin ve benzeri figürleri bir araç olarak kullanıyor. Kısa vadeli çıkarlar ve hızlı kazançlar uğruna bu sürece alet olanlar, liberal-muhafazakâr bir akıl ile hareket ettiklerini zannediyor olabilirler. Ancak, uzun vadede CHP’nin doğru yöneteceği bir mücadele biçiminin, bizzat iktidara zarar vereceğini görmezden geliyorlar.
Gürsel Tekin, bugün kamuoyuna çıkıp “meşru olduğunu” ve “CHP’nin kurumsal kimliğini korumak için geldiğini” söylüyor. Ancak bu ve benzeri söylemlerin ötesinde, topluma söyleyebileceği tek bir söz bile yok. Çünkü bugün, asıl sözü söylemesi gerekenler, bu ülkenin umudunu yeniden yeşerten milyonlardır.
Bu halk, yıllar sonra bir umut olarak gördüğü, bu dar boğazdan ve bu sıkışmışlıktan kurtulabileceği, korku duvarlarını yıktığı bir dönemin içinden geçiyor. İnsanlar yıllardır ilk kez bu kadar yakın hissettikleri değişim umuduna sahip çıkarken, onların iradesini hiçe sayan her türlü müdahale, demokrasiye değil, doğrudan halkın iradesine saldırıdır.
Bugün mesele sadece bir kayyum ataması meselesi değil; halkın, umutla inşa etmeye başladığı yeni bir geleceğin gasbedilmesidir. Eğer bu süreçte CHP, halkın iradesini ve demokrasiye olan inancını savunmakta tereddüt ederse, iktidarın “alternatifsizlik” planı kendi eliyle hayata geçirilmiş olur.
İktidar, İstanbul kayyumunu adeta bir “mayın eşeği” olarak önümüze koymuş durumda; süreci takip ediyor ve medyasında bu durumu kesintisiz bir şekilde işleyerek, CHP üzerinden yeni bir siyasi dizaynın propagandasını yapıyor.
Bu nedenle yapılması gereken, her türlü kişisel hesaplaşmadan ve iç çekişmeden arınarak, el ele tutuşmaktır. Çünkü bu durum, yalnızca CHP içi bir siyaset meselesinin çok ötesinde, bir varoluş mücadelesine dönüşmüştür. Savunulabilecek son kale CHP olarak karşımızda duruyor. Kitleler bu mücadeleye hazır; CHP’nin de bu mücadeleye hazır olması gerekiyor.









YORUMLAR