Türkiye siyasetinde “nepotizm” — yani akraba ve tanıdık kayırmacılığı — on yıllardır kurumsal ve kamusal yönetim sisteminin en tartışmalı başlıklarından biri.
Nepotizm ya da daha geniş çerçevede torpil, kadrolaşma ve kamu kurumlarının arpalığa dönüştürülmesi denildiğinde akla gelen ilk siyasi adreslerden biri AKP’dir.
24 yıllık iktidarın yarattığı tek adamlaşma düzeniyle birlikte belediyeler ve bakanlıklar üzerinden yürütülen kadrolaşma, kimi bakanlıkların çeşitli tarikat ve cemaat yapıları arasında adeta pay edilmesi, kamuya personel alımındaki mülakat sisteminin liyakati değil sadakati esas alan bir giyotine dönüşmesi artık herkesin malumu.
Nitekim CHP’nin 2019 yılında hazırladığı ARPALIK A.Ş. raporunda da kayırma düzeni açık biçimde ortaya konmuştu. Raporda, tek adam iktidarının kendi kadrolarını çeşitli kademelerdeki yönetim ve denetim kurulu üyeliklerine yerleştirerek; maaş, ikramiye, huzur hakkı ve makam olanakları üzerinden kamu kaynaklarını sistemli biçimde tükettiği vurgulanıyor ve bu düzen doğrudan “arpalık rejimi” olarak tanımlanıyordu.
Aynı raporda KİT yönetim kurullarında ve kamu iştiraklerinde görevlendirilerek çift maaş almaları sağlanan eski milletvekilleri ve bürokratların isimlerine tek tek yer veriliyordu.
Bu nedenle Vakıfbank, Halkbank, Ziraat Bankası, THY, Türk Telekom, Varlık Fonu ve benzeri alanlarda neden sürekli aynı, tanıdık AKP’li isimlerle karşılaştığımızı yeniden düşünmek gerekir.
Ayrıca devasa kamu ihalelerinin de çoğunlukla iktidara yakın, eş-dost sermaye gruplarına verilmiş olduğu gerçeğini hatırlamalıyız.
Nepotizm konusunda tablo bu kadar açıkken, bu siyasal sistemi konuşmadan; toplumsal algı operasyonları ve medya manipülasyonları üzerinden yalnızca bir belediye başkanını hedefe koymak, sanki Türkiye “referansla işe alım” ve “bankamatik memuru” olgusuyla ilk kez karşılaşıyormuş gibi davranarak bir siyasi linç girişimine zemin hazırlamak, düpedüz politik bir tercihtir.
Tartışmalı mal varlığı iddiaları üzerinden Akın Gürlek gündeme bomba gibi düşmüşken, İstanbul Davası’ndaki iddialar birer birer çökerken, halkın gazetecileri Alican Uludağ ve İsmail Arı’nın tutuklanması vicdanları yaralarken, Akbelen direnişinin simge isimlerinden Esra Işık’ın tutuklanması boğazlarda düğüm olmuşken; bütün bu adaletsizliklerin üzerini Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’ın havlusuyla örtmeye çalışmak da politik bir tercihtir.
Evet… Biliyorum, bu meseleyi Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki üzerinden tartışmamak da başlı başına politik bir tercihtir.
Yine de konuya değineyim.
Bana göre, partisi ne olursa olsun her belediye başkanı, kendisinin ya da güvendiği referanslardan gelen sınırlı sayıda kişiyi ekibine dahil edebilir. Buradaki temel ölçüt, bunun bir kadrolaşma düzenine dönüşmemesi ve belediyeyi mali açıdan zora sokmamasıdır.
İkinci ve daha önemli kriter ise, referansı başkan dahi olsa işe alınan kişinin kaytarmasına ve “bankamatik memuru”na dönüşmesine yani kamu parasını sömürmesine izin verilmemesi; gerçekten etkin, görünür ve faydalı bir çalışma ortaya koymasıdır.
Ömer Eşki örneğinde yapılan açıklamayı samimi ve doğru kabul edeceksek — ki ben öyle görüyorum — öne çıkan en önemli savunma, söz konusu personelin çalışma disiplinine uymadığı görüldüğü anda iş akdinin feshedilmiş olmasıdır.
Yani bu kişiye verilen referans ve işe alınırken sağlanan ayrıcalık, ona belediyede “bankamatik memuru” olma imtiyazı sağlamamıştır. Eğer belediyede başkaca bankamatik olma niyetinde olanlar varsa, gereğini yapmak da yine sayın Eşki’nin görevidir.
Bu noktada önemli bir eşik şudur ki, Ömer Eşki son yıllarda örneğine çok az rastladığımız biçimde, tıpkı CHP Genel Başkanı Özgür Özel gibi sorumluluk almış; hatayı kabul ederek kamuoyu önünde özür dilemiştir.
Buna rağmen başlatılan linç kampanyası, tartışmanın liyakatten çok daha fazla siyasi hedef taşıdığını göstermektedir.
Konu CHP’li bir belediye olduğu için savunduğumu zannedecek olanlara şunu da açıkça söyleyeyim:
İzmir’de CHP’li belediyelerde işe alım kriterlerinin çoğu zaman parti içi yarış dengesine göre şekillenmesini en çok eleştiren gazetecilerden biriyim.
Özellikle son dönemde belediyelerde sıkça görülen maaş ödeyememe krizinin nedenlerinden birinin SGK kesintileri olduğunu, ancak asıl sebebin şişirilmiş kadrolar olduğunu defalarca söyledim. Üstelik bu kadrolaşma sorunu yalnızca CHP’li belediyelere özgü de değil!
Özetle söylemeye çalıştığım şu:
Nepotizmin kurumsallaşmış halini görmezden gelip, tek bir kişi ve münferit bir olay üzerinden linç girişimi başlatmak, AKP’ye dil uzatamadığı için hıncını Ömer Eşki’den çıkarmaya kalkmak çelişkidir, samimiyetsizliktir ve açık biçimde siyasi tercihtir!
“AKP yapıyor, o halde CHP de yapsın” demiyorum.
Aksine, zaten her partinin kendi güç alanı oranında bunu yapmasını eleştiriyor ve hiç olmazsa hatasını kabul eden, özür dileyen ve sorumluluk alan bir belediye başkanını hedefe koyarak siyasi infaza girişmeyin diyorum.
Çünkü Türkiye gerçekten nepotizmle hesaplaşmak istiyorsa, bu ancak “karşı tarafın” hatasını yakaladığında seçici linç atmosferi yaratmakla değil; tüm denetim mekanizmalarını şeffaflaştıran ve liyakati devlet politikası haline getiren kapsamlı bir demokratik talepler setiyle mümkün olabilir.
Aksi halde, Ömer Eşki örneğinde görüldüğü gibi medya gücüyle yürütülen linç kampanyaları, asıl sistemsel yolsuzlukları ve denetimsizlikleri örtbas etmekten başka bir işe yaramaz.









YORUMLAR