Bugün ilk kez yalnız başıma ateş yaktım. Ateş yakarken aklıma “organon” düştü:
İnsan, doğayla arasına hep bir araç koyar.
Ateşi çamaşır makinesi tamburundan yapılmış mangalda yaktım.
Bir temizlik aracı geri dönüşümle bir ısınma aracına dönüşmüştü; ateşin büyüleyici rengi, ısısı ve isli odun kokusu çamaşırların sabun kokusunun yerini almıştı.
Bahçede kozalak, eski gazete, tutuşturucu jel, çakmak, odun, ateş, duman, ısı, koku…
Mangalda kül bırakmalı mı, bırakmamalı mı? Derken elim yandı.
Ağaç dalının henüz tutuşmamış ucunun yakıcı olacağını düşünmemişim. Bir organon gerekti: maşa.
Sonrasında ateşin başında elimle odun tutmadım. Araya bir maşa koydum.
Sıcaktan zarar görmeden ateşi büyütmenin aracını kullanmayı hatırlamıştım. Ama insan sadece araç kullanan değil, aynı zamanda başkalarını araç haline getiren bir varlık.
Maşa bir araç. Kimi zaman bireysel, kimi zaman toplumsal.
Ateş tehlike de olabilir, güç de.
Tutan el* ise çoğu zaman gizli özne. Yoksa gizli emek mi demek lazım?
Peki başkasını araç yapmak nerede başlıyor? Ne oluyor da zamanla o maşa sadece demir olmaktan çıkıyor?
Elimi koruyan maşa masum. Başkasını ateşe sürmek için kullanılan maşa ise utanç.
Toplumsal ise sınıfsal temellerle açıklamak gerek. Aslında sınıfsal çıkar olmadığında bireysel çıkar söz konusu oluyor; bireysel savaş başlıyor: Ne şiş yansın ne kebap diyense çoğu kere ateşi tutan el olmamak için maşaya sığınıyor; ama ateş yine yanıyor.
Bazen bir insan, bazen bir ülke.
İnsanlar insanları “maşa” yaparken ateşin sahibi görünmüyor. Maşa olanlar sahnede kalıyor. Suç hep başka ellere yazılıyor. En tehlikeli ateşler, kimsenin elinin yanmadığı ateşler.
Devletler başka ülkeleri maşa yaparken neler oluyor? Güzel soru, ama bu da bu yazıyı aşar.
Zihnimde peş peşe gelen ateş ve maşa metaforları… Ateş düştüğü yeri yakar derler. Ama bazı ateşler, özellikle bir yerlere düşürülüyor.
İnsan ateşten korunmaktan mı utanmalı, tuttuğu maşadan mı? Nazım nasıl demişti: “Ne ölümden korkmak ayıp ne de düşünmek ölümü.”
Ateşe dokunanın eli yanar.
Ve bazıları, hiç yanmadan, mangalda kül bırakmaz. İşte onlar utansın.
* Zülfü Livaneli – Çırak Aranıyor









YORUMLAR