Siyasetin mekanikleştiği, anlamın kendi koordinatlarından koparak boşa döndüğü kriz dönemlerinde, kurumlar birer idari şubeye, aktörler ise müesses nizamın tayin edilmiş memurlarına dönüşür.
Bugün rejim tarafından Cumhuriyet Halk Partisi’nin içine doğrudan atanan “butlan” Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı konuşma, merkezin dilini yerelde tahkim etmekle görevlendirilmiş bir vali edasıyla, sükunet ve hudut bildirisini andırıyor. Kılıçdaroğlu ve ekibine düşen görev, iktidarın karşıtı gibi görünmek bile değil; onun coğrafi genişleme hatlarını, sermaye birikim mantığını ve en önemlisi toplumsal öfkeyi kontrol altında tutma sınırlarını onaylayan simetrik bir aynası olmaktır.
Tarihsel olarak devlet aygıtı, kendi bekasını korumak adına burjuva muhalif evreni de kendi anlam matrisi içinde yeniden üretir. Son dönemde yaşadığımız ise zor mekanizmaları ile bunun doğrudan icra ediliyor olmasıdır. “Rejim valisi” Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği jeopolitik tahayyül; imparatorluk bakiyesi havzalardan Akdeniz’in dalgalı sularına kadar uzanan o genişleme haritası, egemen dilin muhalefet eliyle nasıl yeniden üretildiğine çarpıcı bir örnek olarak karşımızda durmaktadır. Aynı kelimelerle düşünmeye başlayan, kutsal devletin –ama halkın değil– çıkarlarını aynı tahakküm mantığı üzerinden okuyanlar, aslında tek bir merkezin iki ayrı koludur. Bu bağlamda, iktidarın çizdiği stratejik sınırların dışına taşmayan, tam aksine o sınırların koruyuculuğunu üstlenen bir ana muhalefet portresi, teorik olarak bir “gölge kabine” işlevi görmez; aksine, muhalefet sahasını rejimin doğrudan yönetimine bağlayan egemen bir valilik makamı inşa eder.
Burjuva siyasal alanın polisiye tedbirlerle ve yargısal atamalarla dizayn edildiği yerde, itidal çağrıları birer barış daveti değil, toplumsal öznenin kendi kaderine razı gelmesini dayatan birer genelgedir. Bu idari aklın en büyük kâbusu ise siyasetin sokağa taşması, yani toplumsallaşarak öngörülemez bir nitelik kazanmasıdır. Kılıçdaroğlu’nun “halk ayaklanması çığırtkanlığı” benzetmesi ile yaftaladığı ve bir tehlike olarak sunduğu toplumsal itiraz potansiyeli, aslında demokrasisinin son kırıntıları için verilen mücadeledir. Valilik mantığı tam da burada devreye girmektedir: Rejimin sinir uçlarını korumak, sokaktaki hak arama arzusunu “dış müdahale” ve “iç karışıklık” olarak kodlayarak içeride düşman gibi pazarlamak!
Kendi varlığını mahkemenin mutlak butlan hükmüne borçlu kılan bir liderlik, meşruiyetini halkın dinamiklerinden alamayacağı için, ister istemez müesses nizamın emniyet supabı olmaya sığınacaktır. Son tahlilde, yaşanan süreç basit bir liderlik değişimi ya da parti içi hukuk mücadelesi değildir; siyasetin tümüyle yargısal bir vesayete teslim edilerek demokrasi kırıntılarının tasfiye sürecidir. Egemen güç, delege iradesini ve sokağın sesini askıya alarak muhalefetin başına kendi dilini kusursuzca konuşan bir aktör yerleştirdiğinde, faşizmin inşası tamamlanmış olacak!
Karşımızda sarayın çizdiği makbul muhalefet sınırlarını korumakla mükellef, o sınırların dışına taşan her türlü halk iradesini bastırmaya programlanmış bir idari vali durmaktadır. Ve bu valinin en büyük misyonu, ekmeğin neden herkesin ekmeği olmadığını sorgulayan kitlelere, düzenin sınırları içinde kalmayı bir erdem gibi pazarlamaktan ibarettir.
Burada kurulmak istenen denklemin mantığı son derece berraktır: Eğer Kılıçdaroğlu ve ekibini desteklemiyorsan, AKP ve MHP çizgisine de mesafeliysen, rejimin diliyle “terörist” ya da “vatan haini” ilan edilerek, “FETÖ’cü” benzetmeleriyle tasfiye edilirsin! Bu operasyonun asıl amacı ve varacağı yer, Doğu Perinçek’in “AKP, MHP, Kılıçdaroğlu CHP’si ve Vatan Partisi ortak hükümet kurabilir” şeklindeki dikkat çeken ittifak açıklamasıyla zaten açıkça itiraf edilmiştir.
Nitekim nizamın bu yeni tasarımını ve arkasındaki çıplak güç mantığını Doğu Perinçek, adeta rejimin suç ortağı bir edayla şöyle açıklıyor: İmamoğlu ve Özel çizgisinin arkasında bir silahlı güç olmadığını, ordu ve polisin artık tamamen devletin (yani mevcut rejimin) mülkiyetine geçtiğini belirterek; “Silahlı kuvvetleri olmadığı için de onlara iktidar yok” itirafında bulunuyor. Siyaseti toplumsal rızadan, sandıktan ve demokrasiden tamamen kopararak yalnızca “silahlı gücü elinde bulunduranın hakkı” olarak gören bu akıl, Kılıçdaroğlu’na biçilen “valilik” rolünün de yapı taşını oluşturmaktadır. Halkın silahsız itirazını “iç karışıklık” olarak kodlayan idari vali ile muhalefeti “silahı yok” diye denklemin dışına iten bu dil, aynı madalyonun iki yüzüdür.
“ABD’nin valisi” Tom Barrack’ın, Orta Doğu’da en iyi işleyen yönetim modelinin “hayırsever monarşiler” olduğunu ilan etmesi, halk iradesini tasfiye eden bu yeni idari sürecin aslında uluslararası başlangıç noktasıdır. Ancak masa başı alınan ve zor mekanizmaları gölgesinde meşrulaştırılmak istenen kararların geleceğini tayin edecek asıl güç, kitlelerin ve demokratik kitle örgütlerinin vereceği örgütlü mücadele ile belirlenecektir.









YORUMLAR