Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Veli Şahin
Veli Şahin

Unutmuyorlar, izliyorlar: Toplumsal hafıza ve sıçrama anı

Arjantinli Nahuel Moreno, en büyük yanılgılardan birini şu sözlerle tarif eder: “Radikal küçük burjuva entelektüelliğinin bir özelliği de kendi duyarlılığını kitlelere atfetmesidir.” Moreno’ya göre, mücadeleye, eyleme ya da o büyük “ideale” adeta aşık olan, bu romantizmle kitlelerin de kendisiyle aynı duyguları paylaştığını sanan binlerce insan vardır. Ne yazık ki durum onların düşündüğü gibi değildir. Bu kişilerden biri, sadece “mücadele etmek gerekir” gibi basit, heyecanlı bir gerekçeyle işçilerin arasına karışıp onları eyleme çağırdığında korkunç bir hayal kırıklığı yaşar. Çünkü işçiler onu anlamaz, aşırı bulabilir veya ona sırt çevirirler.

Moreno’nun burada parmak bastığı çıplak gerçek şudur: Ortalama bir emekçi, durup dururken mücadele etmeye veya greve çıkmaya istekli değildir. Bu, greve çıkarak kıt kanaat geçindiği ücretinin bir parçasını kaybetmek istemeyen, kredi borçları nedeniyle çalışmak zorunda olduğunu düşünen, bir gösteriye katılarak fiziksel sağlığını tehlikeye atmaktan çekinen, sisteme karşı silahlanarak ölümü göze alamayan gündelik ritme sahip “normal” bir insanın rasyonel doğasıdır.

Geçenlerde eski mücadele günlerinden tanıdığım bir arkadaşımla buluşup dertleşirken, bu “insani” korunma refleksiyle yüz yüze geldim. Bana, “Ben artık hayalet birey olarak yaşıyorum” dedi. Siyasi bilinci kendince yerindeydi, sistemin nasıl çarklar döndürdüğünün tamamen farkındaydı ama mevcut eylemselliğin ve pratiğin bir çözüm üretemeyeceğini düşünüyordu. Çünkü bugünkü örgütsüzlük o kadar derin bir boyuttaydı ki ortada umut vadeden bir durum yoktu. Üstelik hayalet gibi yaşamak, insanı iktidarın radarına girmekten, o boğucu baskıdan koruyordu; görünmez olmak, bir hayatta kalma stratejisiydi. Eylem yapmıyorsan, itiraz etmiyorsan seni “dövmüyorlardı”. Şükrü Erbaş’ın ifadesiyle: Ancak ışık vermeden, yakacaksın mumunu! Devletin bekası için karakollar değilse de dayaklar şeffaf oldu.

Bu iki anlatı arasındaki paralellik, bugünlerde herkesin dilinde olan toplumun “balık hafızalı” olduğu, her şeyi çabuk unuttuğu ezberini boşa düşürüyor. Oysa insanlar unutmuyor, sadece izliyor. Tıpkı o hayalet birey gibi, kitleler de bir kenara çekilmiş süzüyor. Egemenler ise her şeyi zamana yayarak unutturabileceklerini sanıyorlar. Örneğin, o zamana yayılan “mutlak butlan” saray operasyonlarının ardından, Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin toplum nezdinde yeniden itibar göreceği, sanki hiçbir şey olmamış gibi sahnede yer bulacağı iddia ediliyor. Hatta bu ekibin önemli isimlerinden Gürsel Tekin’in, “Hiç kimse olmasa bile CHP’nin Altı Ok’u %25 oy alır” şeklindeki kurumsal konforu itiraf eden açıklaması da tam olarak bu körlüğün ürünüdür. Bu, kitlelerin sessizliğini veya partiye mahkumiyetini bir “unutkanlık” ya da “onay” sananların büyük yanılgısıdır. İnsanlar hafızasını kaybetmedi; sadece harekete geçmek için kendi mantığına ve hayatta kalma eşiğine uygun o kaçınılmaz kırılma anını bekliyor.

Ancak bu bekleme hali, mutlak bir eylemsizlik ya da ölü toprağı anlamına gelmiyor. Aksine, rejimin tüm zor mekanizmalarına, baskılarına ve kuşatmasına rağmen Türkiye’de örgütlenme deneyimleri, lokal eylemler, işçi direnişleri ve hak aramaları ardı ardına yaşanmaya devam ediyor. Örgütlenme zayıflamış, hırpalanmış olabilir ama omurgasını koruyor, bir biçimde hayatta kalıyor. Bu topraklarda toplumsal patlamaların dinamikleri her an canlı; her dönem kabuk değiştiren ama yok olmayan toplumsal eylemlilikler kendini gösteriyor. Hatta bu dönem içerisinde kitlelerin, mevcut muhalefet partilerini adeta sırtında taşıdığını da görmek gerekiyor. Sisteme karşı biriken o devasa toplumsal dinamizm ve öfke, kendi alternatifini yaratamayan muhalefet partilerini zorla ayakta tutuyor; onları siyaset sahnesinde tutan şey kendi dehaları ya da garantili kemik oyları değil, kitlelerin bu dipteki enerjisidir.

Kitlelerin bu nesnel koşullarla sınırlı, rasyonel ve yer yer kendini korumaya alan halini tespit etmek, asla kendiliğindenliğe bir övgü ve pasifizmi normalleştiren bir çizgiye düşürmemelidir. “Nasıl olsa koşullar zorlayınca kitleler patlar” kolaycılığına kaçmadan, bu potansiyeli örgütlü güce dönüştürecek, kitlelerin mevcut halini kökten değiştirecek yeni politik araçları ve mekanizmaları geliştirmek elbette şarttır. Dinamikleri doğru okumak, kaderciliğe teslim olmak için değil, doğru müdahale araçlarını inşa etmek için elzemdir.

Hafızayı diri tutmak, o hiç bitmeyen yerel direnişlerden güç almak, dönüşümün araçlarını sabırla kurmak ve o kaçınılmaz sıçrama anını bilerek yürümek gerekir. Ne olursa olsun, Edip Cansever’in deyimiyle “Umudu dürt, umutsuzluğu yatıştır.”

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER