Siyaset, gücü elinizde tutarken neyi savunduğunuzdan ziyade, o gücü kaybettiğinizde neye dönüştüğünüzle ilgilenir. İnsanın asıl sınavı koltuktan kalktığı an başlar. Kemal Kılıçdaroğlu, yıllarca “demokrat amca”, “hak, hukuk, adalet” diyen, elinde pankartla Ankara’dan İstanbul’a yürüyen o figür, bugün kendi partisinin kapısına bir mahkeme kararıyla, daha doğrusu rejimin levyeleriyle dayanmış durumda.
Geldiğimiz nokta salt bir parti içi çekişme veya kurultay kavgası değil. Karşımızda, sandıkta ve delegenin iradesiyle kaybettiği meşruiyeti, siyasi talimatla çalıştığı herkesin malumu olan bir yargı sisteminin dehlizlerinde arayan bir profil var. İşin en acı tarafı ise, bu duruma düşmüş olmaktan zerre kadar rahatsızlık duymaması.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi, 38. Kurultay için “mutlak butlan” kararı verip Özgür Özel yönetimini kapı önüne koyarken, Kılıçdaroğlu’nun klavyesinden dökülen “Bu karar Türkiye’ye ve CHP’ye hayırlı olsun” cümlesi, Türk siyasi tarihine bir utanç vesikası olarak geçecektir. Sandıktan çıkamayan bir siyasetçinin, iktidarın yargı sopasıyla geri döndüğü o koltukta bir “hayırlı olsun” kutlaması yapması, aslında “Saray’ın kayyumu olmayı kabul ettim” demenin kibarcasıdır.
Bakın, mesele çok net. Aylardır muhalefeti bölmek, CHP’yi içten çürütmek ve sokağın gerçek gündemini saptırmak için fırsat kollayan bir iktidar aklı var. Özgür Özel yönetimi “Bu bir darbedir” diyerek genel merkezi savunmaya çalışırken, DEM Parti’den İYİ Parti’ye, TİP’ten Zafer Partisi’ne kadar tüm muhalefet blokunun “Saray muhalefete kayyum atadı” teşhisini koyduğu bir denklemde, Kılıçdaroğlu o kayyum cübbesini sırtına geçirmek için adeta can atıyor. Eski yoldaşlarını, kendi partililerini “haramın ve kirlenmişliğin sığınağı” olmakla suçlarken kullandığı o nobran dil, aslında kaybettiği güce duyduğu öfkenin bir dışavurumu. “Sizden korkan namerttir” diye bağırıyor; iyi de kime? Düne kadar yüzlerine gülüp oy istediği kendi yol arkadaşlarına. İktidara karşı yıllarca gösteremediği o şahin tavrı, koltuğunu aldığı için Özgür Özel’e ve delegelere karşı kullanması trajikomik bir vakadan ibaret.
Dahası var. Yıllarca ifade özgürlüğünden, basına yönelik baskılardan dem vuran, “Beni istediğiniz gibi eleştirebilirsiniz” diyerek demokratlık pozları kesen o adam gitti; yerine, bu yargı garabetini “onursuzluk”, “fırsatçılık” olarak niteleyen gazetecilere, akademisyenlere savcılar aracılığıyla had bildirmeye çalışan bir despot geldi. Nevşin Mengü’ye, Emrah Gülsunar’a ardı ardına açılan hakaret davaları, Kılıçdaroğlu’nun “Erdoğanlaşma” evresini tamamladığının en net kanıtıdır. Eleştiriye tahammülü olmayan, kendi ayıbını yüzüne vuran herkesi susturmaya çalışan bir zihniyetin ülkeye vaat edebileceği hiçbir demokrasi yoktur.
İşin en çarpıcı, belki de en absürt yanı ne biliyor musunuz? Siyasi meşruiyetin sıfırlandığı yerin tam da burası olması. Öyle bir meşruiyet krizi ki bu, Cumhur İttifakı’nın mimarı Devlet Bahçeli bile çıkıp “Kılıçdaroğlu feragat etmeli, bu iş sürdürülemez” deme ihtiyacı hissediyor. Yıllarca sizi “milli güvenlik sorunu” ilan eden bir siyasi rakibiniz bile düştüğünüz durumun hukuken var ama siyaseten ve ahlaken yok hükmünde olduğunu yüzünüze çarpıyor.
Kemal Bey, o koltuğa hukuken oturabilir, genel merkezin anahtarlarını mahkeme mübaşiriyle teslim de alabilir. Odasındaki deri koltuğa kurulup partililere talimatlar da yağdırabilir. Ancak sokağın, seçmenin ve tarihin vicdanında o, artık ana muhalefet lideri değil, iktidarın CHP’yi kilitlemek için kullandığı işlevsel bir aparat olarak hatırlanacaktır.
Kendi eliyle kurduğu masayı deviren, şimdi de kendi eliyle büyüttüğü partiyi yargı koridorlarında iktidara meze yapan bir liderin hikayesi bu. Adalet için yürüyen adamın, adaletsizliğin en büyük rantçısına dönüşmesinin hikayesi. Ve ne yazık ki, bu hikayenin sonu Kılıçdaroğlu için sadece siyasi bir yenilgi değil, onarılmaz bir ahlaki iflastır.









YORUMLAR