Takvim yaprakları her 6 Mayıs’ı gösterdiğinde, bu ülkenin vicdanında kabuk bağlamamış o derin yara yeniden kanar. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin şüphesiz en acı, en yürek dağlayan ve hukukun siyasi bir cinayete alet edildiği o karanlık kararın üzerinden tam 54 yıl geçti. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan… Sadece üç genç, üç devrimci, üç fidan değil; kendilerinden sonra gelecek tüm kuşaklara ilham veren, tükenmez bir enerji aşılayan ve yarım asır sonra bile kitlelere önderlik etmeye devam eden 1968 kuşağının sönmeyen meşaleleridir onlar.
Bugün, o üç fidanın aziz hatırası önünde saygıyla eğilirken, meseleyi yalnızca nostaljik bir anma ritüeline hapsetmek, onların verdiği o büyük mücadeleye yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Çünkü 6 Mayıs, sadece geçmişe dökülen bir gözyaşı değil; bugünün siyasi ikiyüzlülüklerine, emperyalist kuşatmalara ve satılmışlıklara tutulmuş dev bir aynadır.
1968’in o puslu ama bir o kadar da umut dolu günlerinde, Türkiye’nin rotasını yeniden kuruluş ayarlarına döndürmek için Mustafa Kemal Atatürk’e saygı duruşu niteliğindeki “Samsun’dan Ankara’ya Tam Bağımsız Türkiye” yürüyüşüyle hatırlıyoruz. Birileri Amerikan emperyalizminin gölgesi altında el pençe divan dururken, kibirle boğazımıza dayanan Amerikan 6. Filosu’na “Defol!” diyerek onları denize döken o onurlu ve tavizsiz duruşlarıyla anıyoruz.
Tarih, tekerrürden ibaret değilse de benzerliklerden beslenir. Dünün o ihtişamlı direniş ruhunu, bugünün kahredici sessizliğiyle karşılaştırdığımızda tablonun vahameti daha da netleşiyor.
Bakın bugün etrafımıza… Birileri Donald Trump’ın, Amerika’nın ve İsrail’in yörüngesinden çıkamıyor. Gözlerimizin önünde, tüm dünyanın vicdanını kanatan bir Filistin trajedisi yaşanıyor; Gazze’de eşi benzeri görülmemiş bir soykırım işleniyor. Hal böyleyken, mazlum Filistin halkına can suyu olmak için yola çıkan Sumud Filosu’na (Direniş Filosu) sahip çıkılması gerekirken, tam aksine bu filoyu kınayan bildirilerin altında İsrail ve Amerika ile aynı masada buluşan utanmazlıkları izliyoruz.
Oysa Denizlerin mirası, Filistin kamplarında siper kazmaktır! Onların mirası, emperyalizmin kanlı çizmelerine karşı mazlum halkların omuz hizasında durmaktır.
Dün, bu topraklarda “tam bağımsızlık” şiarıyla kendi ayaklarının altındaki sehpayı tereddütsüzce tekmeleyenlerin karşısında nasıl bir zihniyet varsa, bugün de makyaj değiştirmiş haliyle aynı zihniyet karşımızda duruyor. Amerikan Büyükelçisi çıkıp, tam da Denizlerin yeşerdiği topraklarda, sanki bu milletin aklıyla alay edercesine, “Bu ülkeye, buralara demokrasi fazla, buralarda güçlü tek adamlar olmalı, biz Amerika olarak güçlü tek adamları tercih ediyoruz” deme cüretini gösterebiliyor. O gün ODTÜ’ye girmeye çalışırken devrimci öğrencilerin çelikten iradesiyle, Denizlerin sarsılmaz duruşuyla karşılaşan Amerikan elçileri nasıl hüsrana uğradıysa; bugün de bu küstah neo-emperyalist dayatmalara, o günkü iradeyle karşı durmak boynumuzun borcudur.
Meclis sıralarında, gözlerini kan bürümüş bir rövanşizmle, Mendereslerin idamına karşılık “Bizden üç, onlardan üç” naraları atarak o gencecik bedenlerin idamına kalkan eller, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihinin halen geçerliliğini koruyan en kara, en utanç verici lekesidir. Bir devleti, kan davası güden bir aşiret refleksine indirgeyen bu zihniyet, asılarak öldürülebileceğini sandığı o üç bedenin, milyonlarca gencin kalbinde nasıl birer anıta dönüştüğünü hesap edememiştir.
Bu ülkeyi emperyalistlerin emellerine alet olmaktan kurtarmak, prangalarından arınmış tam bağımsız bir Türkiye’yi yeniden, kendi ellerimizle inşa edebilmek için yan yana durmaya, omuz omuza yürümeye mecburuz.
Deniz’in, Yusuf’un, Hüseyin’in savundukları değerler; uğruna can verdikleri tam bağımsız Türkiye ideali ve yıllar önce omuz verdikleri özgür Filistin davası bugün bizim davamızdır, bizim boynumuzun borcudur. Onların o karanlık şafak vaktinde bıraktığı yerden; bağımsızlık için, eşitlik için ve özgürlük için yürümeye devam edeceğiz. Hiç bitmeyecek bir sevgi ve her gün daha da büyüyen bir özlemle…









YORUMLAR