Büyük idealler ve vaatlerle çıkılan o şatafatlı yolda, bugün vardığımız durak; daha 16 yaşındaki çocukların ellerinde silahlarla okul bastığı, sıraların kan gölüne döndüğü, gencecik bedenlerin sanayi sitelerinde pres makineleri arasında can verdiği kapkaranlık bir tüneldir. Bu, sadece bir eğitim sisteminin çöküşü değil; bir ülkenin, kendi evlatlarını göz göre göre uçuruma sürüklemesinin faturasıdır.
Kamu kaynakları devasa projelere, gösterişli yatırımlara akıtılırken; itibardan bir saniye olsun tasarruf edilmezken, bu ülkenin aç yatan, okula midesi guruldayarak giden çocuklarına “ücretsiz bir öğün yemek” çok görüldü. Büyüme masalları ekranlardan boca edilirken, o ilkokul sıralarındaki çocuklara bir tas sıcak çorba dahi esirgendi.
Sonra gidip bütçesiz, kaderine terk edilmiş okullar inşa edildi. O kadar sahipsiz ki, okulun kapısına bir güvenlik görevlisi dahi atanamadı, güvenliği sağlamak için 14-15 yaşındaki çocuklara kolluk takıp “nöbetçi öğrenci” diye kapılara dikildi. Dışarıdaki suç sarmalı okulların bahçesine kadar dayanmışken, çocuklar kendi başlarının çaresine bakmaya terk edildi.
Sadece fiziksel bir terk ediş değil bu. Zihinsel bir çoraklaşma… Okullardaki müfredat, sorgulayan, analitik düşünen beyinler yetiştiren bilimsel temellerinden koparıldı; adım adım tek tipçi bir anlayışın merkezine hapsedildi. Bilimden, sanattan, felsefeden uzaklaşan beyinler, ekranlardan 7/24 pompalanan mafya dizileriyle, silahın ve şiddetin kutsandığı racon filmleriyle dolduruldu.
Bitmedi. Bir de adına MESEM denilen, “mesleki eğitim” kılıfına sokulmuş, çocukları adeta ucuz iş gücüne dönüştüren bir sistem var. Yoksulun, garibanın çocuğu okul sırasında elinde kalemle değil; sanayi köşelerinde, ağır iş kollarında tehlikeyle baş başa bırakıldı. O küçücük bedenler, güvenlik önlemlerinin yetersiz kaldığı atölyelerde, devasa pres makinelerinin arasında hayattan koptu. İş cinayetlerinde ölen çocukların acısı yürekleri yakarken, yetki makamında oturan bir kişi bile çıkıp “Biz nerede hata yaptık?” demedi, o koltuklardan bir kişi bile sorumluluk alıp istifa etme erdemini göstermedi!
Ve işte ekilen o zehirli tohumların hasadı: Kahramanmaraş! Daha 24 saat geçmeden, yıllardır övünülen o içi boşaltılmış sistemin içinden çıkan 16 yaşındaki bir ortaokul çocuğu, eline aldığı silahla okul basıyor. O gencecik yaşta beynine pompalanan şiddet ve öfke, namlunun ucundan çıkıyor. Biri hayatını eğitime adamış bir öğretmen, üçü daha hayatının baharında öğrenci olmak üzere dört can toprağa düşüyor. Dört hayat, dört aile, binlerce hayal o kapıdan içeri giren kurşunlarla yok oluyor.
Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde liseye düzenlenen silahlı saldırı, durumun münferit değil, sistematik bir sorun olduğunun bir diğer kanıtı olarak karşımızda duruyor. Peki, bu kan donduran tablo karşısında eğitimciler ne yapıyor? Seslerini duyurmak, “Ölüyoruz, okullarımız güvende değil” demek için eylem kararı alıyorlar. Sendikalar, STK’lar, öğretmenler tepki göstermek istiyor. Ve ne yazık ki, elinde sadece tebeşir olan öğretmenlerin sesini duyurma çabası karşılık bulmuyor; aksine, bu feryat güvenlik tedbirleri ve engellemelerle bastırılmaya çalışılıyor. Feryat edene tahammül edilmiyor. Ve yine… Liyakat eksikliğinin hesabını veren tek bir yönetici çıkmıyor.
Üniversitelerimiz de bu şiddet sarmalından, bu karanlık iklimden bağımsız değil elbette. Daha lise sıralarında kanıksanmaya başlanan o şiddet, üniversite kapılarından içeri elini kolunu sallayarak giriyor. Ege Üniversitesi kampüsünde, en temel demokratik haklarını kullanarak sadece bildiri dağıtmak isteyen öğrencilerin üzerine palalarla saldırılıyor! Bilimin, aydınlanmanın, tartışma kültürünün merkezi olması gereken kampüslerde, gencecik öğrencilerin üzerine palalarla yürüyen bu karanlık güruhlara bu cesareti kim veriyor? Demokratik hakkını arayanlara karşı anında işletilen o katı kurallar, elinde palayla üniversite basanlara gelince birdenbire işlemiyor mu? Bu cezasızlık algısı nasıl bu kadar pervasızlaşabiliyor?
Şimdi vicdanlara sorma vaktidir: Bu tablo karşısında kim, el kadar masum çocuğunu güvenle, içi rahat bir şekilde kamu okullarına göndermek ister?
Sistem öyle bir noktaya geldi ki, eğitim adeta can çekişiyor. Kamu okulları günden güne kaderine terk edilirken, bu ülkenin evlatları, gelecek nesilleri ticari bir zihniyetle yönetilen özel okullara mecbur bırakılıyor. Eğitim bir hak olmaktan çıkarılıp, parası olanın erişebildiği bir lükse dönüştürülüyor.
Karar alıcılar, üst düzey yetkililer kendi çocuklarını yurt dışındaki en prestijli okullarda, ülkenin en pahalı kolejlerinde okutma imkânına sahip. Onların gelecekleri garanti altında. Peki ya bu ülkenin taşıyıcı kolonu olan halkın, işçinin, memurun, esnafın, o garibanın çocuğu ne olacak? Onların payına düşen sadece pres makineleri, mafya dizileri, palalar ve kurşun sesleri mi?
Peki ya öğretmenler? Gelecek nesilleri yetiştiren, bu ülkenin tek gerçek aydınlığı olan, ekonomik zorluklarla ayakta kalmaya çalışan o fedakâr insanlara ne olacak? Bir gün sınıfa girdiklerinde, zihni şiddetle yıkanmış, ne yediği belirsiz liyakatsiz bir sistemin kurbanı olmuş birileri yüzünden gencecik yaşta toprağa mı girecek bu insanlar?
Bu ülkeyi yönetmek, sadece ihaleler dağıtmak, beton dökmek ve kürsülerden hamaset yapmak değildir. Bir ülkeyi yönetmek, o ülkenin en zayıfına, en küçüğüne, öğrenciye ve öğretmene sahip çıkmaktır. O çocuklar sanayi çarklarında, öğrenciler palalı zorbaların önünde, öğretmenler mermi kovanları arasında yalnız bırakıldı. O mermilerden kaçmak için pencereden atlayan çocuklar var, çocuklar.
Tarih, sadece inşa edilen beton yığınlarını değil; yıkılan hayatları, öldürülen umutları ve karanlığa mahkûm edilen bu nesli de yazacak. Ve inanın, o tarih hiç de affedici olmayacak









YORUMLAR