Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Veli Şahin
Veli Şahin

Marx’tan çalmak!

“Marksizmden yeterince çalınmıştır çünkü o gerçekliktir ve gerçekliğin içinde vuku bulduğu sürece sahtekarlık bile onsuz yapamaz.” Ernst Bloch

En çok çalınan şey, doğası gereği en çok ihtiyaç duyulandır. Bir düşünce sisteminden “çalmak”, onu sahibinden ayırmak ve bağlamından koparmak demektir. Ancak Marksizm söz konusu olduğunda bu hırsızlık tuhaf bir hal alır. Çalınan kavramlar, nereden geldikleri gizlenerek sıradan birer araç gibi dolaşıma sokulur. “Sınıf çatışması” entelektüel çevrelerde “toplumsal gerilim” adını alır, “artı değer” plazalarda “çalışan katkısı” veya “optimize edilmiş iş gücü” diye nitelendirilir, “yabancılaşma” ise “motivasyon krizine” indirgenir. İsimler sürekli değişir, lakin iskelet sabittir. Kimse kaynağın adını anmaz. Kavramlar orada etiketsiz, kimliksiz, sanki gökten zembille inmiş gibi durur.

Elbette Marx da kavramsal alet çantasını bomboş bir arazide kurmamıştır. O da sınıf analizini Fransız tarihçilerden, emek-değer kuramını ise David Ricardo gibi klasik burjuva iktisatçılarından devralmıştır. Ancak Marx’ın yaptığı şey bir “hırsızlık” ya da kavramsal bir makyaj değil, bir dönüştürmedir. Egemenlerin bugünkü hırsızlığı ise dönüştürmek için değil; tam aksine, kavramın dönüştürücü ve patlayıcı gücünü elinden alıp onu ehlileştirmek içindir.

Marksizm her şeyden önce üretim ilişkilerini, tarihsel dönüşümleri ve sınıfların bitmeyen kavgasını maddi temellerle inceleyen bir analiz yöntemidir. Marx, kendisini klasik iktisatçılardan ayıran özgünlüğü de tam da bu yöntemin ulaştığı menzilde görür. O kendisinin de ifade ettiği gibi sınıfların varlığını keşfettiğini iddia etmez; onun asıl kanıtladığı, sınıfların varlığının yalnızca üretimin belirli tarihsel evrelerine bağlı olduğu, sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varacağı ve bu diktatörlüğün de nihayetinde tüm sınıfların ortadan kaldırıldığı sınıfsız bir topluma geçiş köprüsü olduğudur. Dolayısıyla bu çerçeve, kapitalist toplumun gerçek işleyiş mekanizmasını gözler önüne serdiği müddetçe, o toplumun içinde nefes alan herkese, ister sosyalist ister düzeni korumak isteyen bir egemen olsun kaçınılmaz bir harita sunar. Kapitalizmi savunmak ya da onu restore etmek isteyenler bile, sistemi doğru analiz edebilmek için dönüp dolaşıp Marksist literatüre sarılmak zorunda kalırlar. Çünkü bu literatür, doğrudan hayatın içindeki somut gerçekliğin dilini konuşur.

Bloch’un cümlesinin en keskin yeri de burasıdır: “Sahtekarlık bile onsuz yapamaz.”

İdeolojik çarpıtma, manipülasyon ve gerçeği gizleme olarak sahtekarlık, tamamen hayal ürünü bir dünyada yaşayamaz; hayatta kalabilmek için mutlaka somut gerçekliğe referans vermek zorundadır. Tamamen uydurulmuş bir masal kitleleri ikna edemez. En güçlü yalanlar, her zaman doğrunun bir parçasını çalıp ters yüz ederek inşa edilir.

Peki, sahtekarlığın bu kavramlara olan iştahı nereden gelir? Neden egemen siyaset ya da sermaye, kendi steril dilini kurmak yerine ısrarla sol, sosyalistler özdeşleşmiş kavramların etrafında dolanır? Çünkü bu kavramların arkasında muazzam bir tarihsel meşruiyet vardır. Marksist kategoriler, kitleler tarafından bizzat yaşanarak, sınanarak ve kitlesel olarak sahiplenilerek tarihsel bir gerçekliğe dönüştürülmüştür. Bir düşüncenin kitlelerce sahiplenilmesi, ona sökülüp atılamaz bir toplumsal meşruiyet tabanı kazandırır. Daha çok Marksizmle anılan “emek”, “eşitlik”, “bağımsızlık” veya “özgürlük” dediklerinde aslında kitlelerin hafızasındaki o derin ve haklı damara basarak kendi yalanlarını soslamaya çalışırlar. Bu kavramların içini boşaltabilir, özünü törpüleyebilirler; fakat onlardan tamamen vazgeçemezler. Zira bu kelimeler, toplumun kanlı canlı çelişkilerini adlandırır.

Sermaye birikimi, sınıf çatışması, emek sömürüsü ve meta fetişizmi kapitalist üretimin doğasında var olduğu sürece, bu çelişkileri ifşa eden sistematik bir dile ihtiyaç her zaman baki kalacaktır. Bu dili en tutarlı ve bütünsel biçimde kuran, meşruiyetini kitlelerin sömürüye karşı geliştirdiği o refleksif sahiplenişten alan Marksizm “ölmez”. İhtiyaç duyulduğu müddetçe; bazen biçim değiştirerek, bazen ismi değiştirilmiş kavramlarla maskelenerek, bazen de en yalın haliyle yeniden ve yeniden tarih sahnesine çıkar.

Burada gözden kaçırılmaması gereken en hayati nokta, bir kavramın nereden geldiğini bilmenin onu doğru kullanmanın ilk şartı olduğudur. Marksizmden çalınan kavramlar bağlamından koparıldığında ya işlevsizleşir ya da tam tersi bir amaca hizmet eder. “Yabancılaşma” bir şirketin motivasyon sunumuna hapsedildiğinde eleştirel gücünü, eylemselliğini kaybedip uysallaşır. “Emek değeri” bir markanın reklam hikâyesine dönüştürüldüğünde, tam da eleştirdiği meta fetişizminin bir aparatı haline gelir. Sahtekarlık tam olarak böyle işler: Kaynağı silerek, gerçekliği parçalayarak ve ismini değiştirerek.

Ancak isimler ne kadar değiştirilirse değiştirilsin, nesnel gerçeklik yerli yerinde durur. Ve o somut gerçeklik değişmediği sürece, onu en doğru tarif eden kavramlar da bir şekilde geri döner ister çalınmış ister çarpıtılmış, isterse de kitlelerin ellerinde yeniden keşfedilmiş olarak.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER