Lenin, “Sınıflar mücadelesi partiler mücadelesidir” der. Bu çarpıcı tespit, siyaseti anlamak isteyenler için bir pusula niteliğindedir. Partiler, sandıktaki isimler ve vaatlerden ibaret değildir; onlar, toplumun derinliklerindeki sınıfsal çıkar çatışmalarının siyasal alandaki yansımalarıdır. Bugün Türkiye’de siyaseti tartışırken haklı olarak partilere, liderlere, seçimlere odaklanıyoruz. Oysa bir ülkenin kaderini belirleyen asıl aktörler, çoğu zaman perde arkasında kalır. Kimin, hangi koşullarda, hangi devlet desteğiyle büyüdüğü; hangi sermaye grubunun hangi dönemde iktidar bloğuna dahil olduğu veya dışlandığı, siyasetin görünen yüzünün ardındaki derin akıntılardır. Akif Avcı’nın “Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri: TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB ve TUSKON’un Devletle İlişkileri” başlıklı Yordam Kitap’tan çıkan çalışması, işte bu görünmeyen haritayı, tarihsel materyalist bir perspektifle, en ince ayrıntısına kadar çiziyor.
Bu yazıda, Akif Avcı’nın çalışmasının hem bir kitap tanıtımını hem de onun argümanlarını bir köşe yazısının sınırları içinde yeniden üretmeyi, kitabın bana öğrettiklerini sizlerle paylaşmayı hedefliyorum. Kusura bakmayın, bu yazı biraz uzun ancak kitap özeti gibi okunabilir; amacım, bu kapsamlı çalışmanın ışığında Türkiye’deki sermaye sınıfının görünmeyen haritasını sizlerin gözünün önüne sermek.
Avcı’nın en dikkat çekici katkılarından biri, Türkiye’deki kapitalist sınıfları küresel ekonomiyle eklemlenme biçimlerine göre üç ana fraksiyona ayırmasıdır. Bu sınıflandırma, şirket merkezinin nerede olduğuyla değil, sermayenin üretim ve dolaşım süreçlerine katıldığı evrelerle ilgilidir. Birinci fraksiyonu, tek bir toplumsal formasyonda hareket eden ve ulusal pazar için üretim yapan ulusal sermaye olarak tanımlayan Avcı, ikinci fraksiyonu ise uluslararası pazar için üretim yapan ancak üretim faaliyetleri ulusal sınırlar içinde olan uluslararası sermaye biçiminde tanımlıyor. Üçüncü ve en gelişmiş fraksiyon ise birden fazla ülkede, üretim, dolaşım ve yeniden üretim süreçlerine doğrudan dahil olan ulusötesi sermaye tespitinde bulunuyor. Bu ayrım, Türkiye sermaye sınıfının aslında ne kadar katmanlı ve çelişkili bir yapıya sahip olduğunu gözler önüne seriyor. Örneğin TÜSİAD içinde üç fraksiyon da bulunurken, MÜSİAD ve TUSKON’un da kendi içlerinde ulusötesi sermaye fraksiyonları barındırdığını görmek, bu örgütleri tek bir kalıba sokarak anlamaya çalışan yaklaşımların ne kadar yanıltıcı olduğunu ortaya koyuyor. Şunu da eklemeliyim ki, tıpkı sermaye örgütlerinde olduğu gibi, CHP, AKP ve MHP’nin de kendi içlerinde farklı klikler, hizip ve fraksiyonlar barındırdığını görmek mümkündür; bu partiler de tek bir homojen iradeyle hareket eden yapılar değil, kendi aralarında çıkar ve strateji çatışmaları yaşayan karmaşık arenlardır.
Yazar, bu noktada Türkiye’de sermaye sınıfına ilişkin ana akım literatürü de sert bir dille eleştirmektedir. Ayşe Buğra ve Haluk Alkan’ın temsil ettiği hakim görüşe göre, Türkiye’de Batılı anlamda bir burjuva sınıfı yoktur; sermaye devlete bağımlı olarak gelişmiştir ve bu nedenle bağımsız bir sınıf karakteri taşımaz. Benzer şekilde, sermaye örgütlerini monolitik yapılar olarak gören ve sınıf içi çatışmaları dikkate almayan yaklaşımlar da yaygındır. Avcı bu görüşlere şiddetle itiraz ediyor. Ona göre bu yaklaşımlar, sınıf kavramını üretim araçları üzerindeki mülkiyet ilişkilerinden kopararak, siyasal güç ve kültürel kimlikler üzerinden tanımlamaktadır. Oysa sermaye sınıfı, üretim, dolaşım ve yeniden üretim süreçlerine katılım biçimlerine göre analiz edilmelidir. Bu eleştiri, Türkiye’deki sermaye tartışmalarının neden bu kadar kısır kaldığını da açıklar niteliktedir: Sınıfı kültürel kimliklere indirgeyen bir bakış, onun maddi temellerini ve çelişkili dinamiklerini asla göremez.
Türkiye kapitalizminin tarihsel gelişimine baktığımızda, bu sınıfsal yapının dört ana dönemde şekillendiğini görürüz. Birinci dönem, 1950’lere kadar uzanan ticari ve tarımsal sermaye dönemidir. Bu dönemde ilkel birikim, sanayi değil, ticaret sermayesi etrafında gerçekleşmiştir. Osmanlı’dan devralınan bu yapı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da devam etmiş, devlet henüz sanayi sermayesini yaratacak kurumsal araçlara tam olarak sahip olamamıştır. İkinci dönem, 1960’tan 1980’e kadar süren ithal ikameci sanayi dönemidir. 27 Mayıs 1960 darbesiyle birlikte sanayi burjuvazisi yükselmiş, devlet korumasıyla büyümüş ve KİT’ler aracılığıyla desteklenmiştir. Bu dönem, TÜSİAD’ın 1971’deki kuruluşuna da zemin hazırlamıştır. Üçüncü dönem, 1980 sonrası neoliberal dönüşüm ve ihracata dayalı birikim dönemidir. 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte sermaye, para ve ticari sermaye biçiminde uluslararasılaşmaya başlamış, finansal serbestleşme ve özelleştirmelerle yeni bir birikim rejimi kurulmuştur. Dördüncü ve son dönem ise 2000’li yıllarla birlikte başlayan üretken sermayenin ulusötesileşmesidir. Bu dönemde sermaye artık sadece ticarette değil, üretim alanında da sınır ötesine geçmiş, TÜSİAD üyeleri Çin, Rusya, Ortadoğu ve Afrika’da üretim tesisleri kurmaya başlamıştır. Bu tarihsel seyir, Türkiye kapitalizminin Avrupa’dakinden farklı olarak devlet müdahalesi ile şekillendiğini ve her dönemde farklı sermaye fraksiyonlarının öne çıktığını göstermektedir diyor Akif Avcı.
Kitap, bu kuramsal ve tarihsel çerçeve üzerinden dört ana örgütü mercek altına alıyor. İlki, 1950 yılında kurulan ve Türkiye’nin en eski sermaye örgütü olan TOBB‘dur. Yarı resmî statüsüyle ticaret ve sanayi odalarının çatı kuruluşu olan TOBB, sermaye fraksiyonları arasındaki mücadelenin ilk kurumsal arenası olma özelliğini taşır. İkinci ve belki de en güçlü örgüt olan TÜSİAD ise 1971 yılında, dönemin yükselen işçi hareketlerine karşı sermayenin verdiği tarihsel bir yanıt olarak kurulmuştur. Bugün Türkiye dış ticaretinin yüzde 85’i hâlâ TÜSİAD üyelerinin elindedir. 1990’da kurulan MÜSİAD ise TÜSİAD’ın gölgesinde kalan Anadolu sermayesinin sesi olmuş, devlet ihaleleri ve teşviklerle büyüyen, emek yoğun sektörlerde faaliyet gösteren KOBİ‘lerin örgütü haline gelmiştir. Son olarak 2005’te kurulan TUSKON, Gülen Cemaati’nin sermaye kolu olarak ortaya çıkmış, “Ticaret Köprüleri” aracılığıyla Afrika ve Asya’da yeni pazarlar açmış, AKP ile stratejik ittifak kurmuş ancak 15 Temmuz sonrası tasfiye edilmiştir. Bu dört örgüt, aslında Türkiye’deki dört farklı sermaye fraksiyonunun ve dolayısıyla dört farklı siyasal hattın kurumsal cisimleşmeleridir.
Tarihsel süreç içinde bu örgütlerin nasıl şekillendiğine baktığımızda, çarpıcı tablolarla karşılaşırız. TÜSİAD’ın 1971’deki kuruluşu, 1960’ların güçlü işçi hareketlerine karşı sermayenin verdiği kurumsal bir tepkidir. Kavel grevi, 15-16 Haziran 1970 direnişi, sendikalı işçi oranının yüzde 30’a ulaşması… Sermaye sınıfı, karşısında artık bireysel değil, kolektif bir güç olduğunu fark etti ve TÜSİAD’ı kurdu. 1980 darbesiyle birlikte, “güvenli birikim ortamı” için askeri rejimle pazarlık yapıldı. Vehbi Koç’un 1980 darbesinden hemen sonra Kenan Evren’e yazdığı mektup, bu pazarlığın en açık ifadesidir. MÜSİAD’ın 1990’daki doğuşu ise 1980’lerin neoliberal dönüşümünün, Özal’ın teşviklerinin ve faizsiz bankacılığın sağladığı olanakların bir ürünüdür. TUSKON’un 2005’teki yükselişi ise AKP ile kurulan stratejik ittifak sayesinde mümkün olmuş, ancak 17-25 Aralık 2013’teki yolsuzluk operasyonları ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası tasfiye edilmiştir. Bu tarihsel seyir, sermaye sınıfının hiçbir zaman statik olmadığını, her dönemde küresel ve yerel dinamikler arasındaki çelişkili bütünlüğü yansıttığını gösterir.
Kitabın en çarpıcı yanlarından biri, sermaye sınıfı içindeki çatışmaların aslında ne kadar sistemli olduğunu göstermesidir. TÜSİAD ile MÜSİAD arasındaki gerilim, “seküler-İslamcı” karşıtlığı değil, ulusötesi sermaye ile devlet rantına bağımlı sermaye arasındaki çıkar çatışmasıdır. AKP ile TÜSİAD arasındaki çatışmalar, iki ayrı dünya görüşünün değil, farklı sermaye fraksiyonlarının iktidar bloğu içindeki mücadelesinin yansımasıdır. 2010 referandumunda TÜSİAD’ın “Hayır” derken MÜSİAD ve TUSKON’un “Evet” demesi, aslında aynı sınıfın farklı fraksiyonlarının devlet aygıtı üzerindeki hegemonya mücadelesinden başka bir şey değildir. TUSKON’un yükselişi ve çöküşü ise devlet-sermaye ilişkilerinin ne kadar kırılgan ve konjonktürel olduğunu gösterir. Bir dönem “stratejik ortak” olan yapı, 15 Temmuz sonrası “terör örgütü” ilan edilerek tasfiye edilmiştir. Bu tablo, devletin tarafsız bir hakem değil, sermaye fraksiyonları arasındaki çelişkileri yöneten ve sermayenin uzun vadeli birikimini güvence altına alan bir sınıf aygıtı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Lenin’in sözünü hatırlayalım: Partiler, bu sınıf mücadelesinin siyasal alandaki ifadesidir. AKP, MHP, CHP, TÜSİAD, MÜSİAD, TUSKON… Bunların hepsi, aynı sınıfın farklı fraksiyonlarının farklı dönemlerdeki siyasal ve kurumsal yansımalarıdır.
Bu kitap, yalnızca ekonomi veya siyasetle ilgilenenler için değil, Türkiye’nin neden bugünkü halini aldığını anlamak isteyen herkes için bir başucu eseri niteliğindedir. Okur için bir ülkede servetin nasıl biriktiğini, iktidarın hangi kanallardan aktığını ve “kader” dediğimiz şeyin aslında hangi yapısal dinamiklerin ürünü olduğunu görmek için eşsiz bir fırsat sunuyor. Avcı’nın dili, akademik derinliği olan ama aynı zamanda okuru sıkmayan, akıcı bir üslubu olduğunu da ifade etmeliyim. Tarihsel materyalist perspektifi, kuru bir teori olarak değil, somut veriler ve canlı örneklerle sunması konuyu berraklaştırıyor. Vehbi Koç’un 1980 darbesi sonrası Kenan Evren’e yazdığı mektuptan, Necmettin Erbakan’ın TOBB genel sekreterliği sürecindeki mücadelesine, Sakıp Sabancı’nın SASA krizindeki hamlesinden, Ali Koç’un TÜSİAD kürsüsündeki çıkışına kadar pek çok ilginç detay, kitabın sayfalarında canlanıyor.
“Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri”, bir ülkenin son yarım yüzyılına dair çarpıcı bir panorama sunuyor. Bu kitabı okuduktan sonra, gazetelerdeki ekonomi haberlerine, kamu ihalelerine, özelleştirme kararlarına ve hatta siyasi liderlerin açıklamalarına bambaşka bir gözle bakacaksınız. Türkiye’yi yönetenler, sandıktan çıkanlardan ibaret değildir. Onlar, sermaye sınıfının farklı fraksiyonları, devlet bürokrasisi ve uluslararası sermaye arasındaki karmaşık ilişkiler ağının sadece en görünür halkasıdır. Partiler, bu ilişkiler ağının siyasal alandaki yansımalarıdır. Kimin, ne zaman, neden ve nasıl yükseldiğini anlamak istiyorsanız, bu kitabı okuyun. Çünkü bir ülkenin geleceğini anlamak için, önce onun geçmişini ve bugününü şekillendiren görünmez iktidar haritasını okumak zorundasınız.











YORUMLAR