Shug Celie’ye
“Tanrı’nın, mor çiçekleri tarlada görmezden gelmene içerleyeceğini düşünüyorum” der.
Bazı filmler bittiğinde olaylar değil, bıraktığı duygular kalır. Hatta bazen renkler ve görüntüler.
The Color Purple (Mor Yıllar) benim için öyle filmlerden biri: Farklı kadrajlardan farklı renklerle türlü türlü gökyüzü bıraktı bende.
Filmi izlerken aklıma sürekli aynı ezgi geldi: Zülfü Livaneli, Gökyüzü Herkesindir.
Çünkü gökyüzü ayrım yapmaz.
Kadın ya da erkek…
Siyah ya da beyaz…
Öyle ya da böyle…
Herkes aynı gökyüzünün altında. Az ya da çok…
Bu satırları yazarken aklımın bir köşesinde de Uçurtmayı Vurmasınlar vardı. Barış’ın hapishane avlusundan görebildiği azıcık gökyüzünün altında sorduğu: “Niye uçmuyor İnci? – Uçar bir gün”.
Mor Yıllar, hapishanede değil, 1900’lerin başında Amerika’nın güneyinde geçiyor. İlk başta yalnızca kadınların ezilmişliğini anlatacak gibi geliyor; şiddet, cinsel istismar, çocuk yaşta annelik… Ama çok geçmeden siyah kadınların hem ırkçı düzenin hem kendi toplulukları içindeki erkek egemenliğinin, hem de yoksulluğun arasında nasıl hiçleştirildiğinin örnekleriyle sar(s)ıyor insanı.
Filmi izlerken şiddetin kendisinden çok, şiddetin etrafındaki sessizlikten etkilendiğimi söylemeliyim. “Niye engel olmuyorsunuz, durdursanıza şunları” diye bağırıyorum içimden.
Celie dövülürken, Nettie kovulurken, Sofia’nın gözüne silah kabzasıyla vurulurken…
Kimsenin müdahale etmediği, yalnızca tanık olduğu anlar.
Ve tanık olan o çocuklar… Sanki büyümüyorlar, hepsi benzer giyiniyorlar.
Yönetmenin çocukları kadraja rastgele yerleştirmediği de apaçık hissediliyor. Birçok sahnede sanki özellikle belli açılarda, belli mesafelerde duruyorlar. Beş taş oynarken avuçta sallayıp yere atılan taşlar gibi… Dağınık. Ama görünmez bağlar var gibi. Sessiz bir dayanışma gibi. Bir şeyin zamanını bekler gibi.
Konuşmuyorlar. Ama görüyorlar. Hatta sanki özellikle izliyorlar. Şiddeti mi öğreniyorlar? Sabrı mı, boyun eğmeyi mi?
Evriliyorlar. Evrilen yalnızca insanlar değil; şiddetin biçimleri.
Örneğin Nettie’nin yıllar sonra eve döndüğü o sahnedeki bakışlarda başka bir kaygı olduğunu söyleyebilirim. Hepsi gelen süslü arabaya bakıyor. Yolunu kaybetmiş yanlışlıkla kendi kapılarının önüne kadar gelmiş bir araba olmalı diyorlar.
Oysa gelenler yolunu kaybetmiş yabancılar değil; annelerinden koparılmış -annelerine unutturulmuş- bir dili konuşan büyümüş çocuklar.
“Ama sonunu söyledin” demeyin. Söylemedim. İzlenmesi gereken bir film. Ben iki gün üst üste izledim.
Bir kez daha izlesem, ya da filmin uyarlandığı Alice Walker’ın romanını (Mor Renk) okusam, kim bilir başka hangi ayrıntılar göreceğim.
Filmin üç kadını üç farklı eziliş biçimi yoksa direniş biçimi mi desem:
Celie, yıllarca susturulmuş bir kadın. Susmanın bedelini ödüyor.
Sofia, başından beri “Hayır” diyebilen biri. Boyun eğmemenin bedelini ödüyor.
Shug Avery ise özgürlüğün kendisi gibi.
Ama “Gibi…”
Çünkü Shug da bedeller ödüyor. Çünkü Shug da insan. Kurtarıcı değil. Celie’yi ayağa kaldırırken bir yandan da onu incitebiliyor.
Belki de dayanışmanın doğal halleri bunlar: Hepsi ayrı eksik ve hepsi ayrı yaralı.
Film aynı zamanda dini kuralları da sorguluyor. Çocukken inanca dair kendime sorduğum soruları hatırlıyorum. Korkuyor muyum seviyor muyum?
Ve yeniden başlığa döndüm.
Gökyüzü kadrajları filmi izlerken bizi oraya, o an’a, onlara götüren renk… Işık değişiyor, zaman değişiyor, duygu değişiyor.
Unutturmamak ister gibi ara ara görüntüye giren “sky” yazılı kâğıt da bu yüzden çok etkileyici.
Ve mor…
Bugün dünyanın birçok yerinde mor; kadınların eşitlik mücadelesinin, dayanışmanın ve kapitalist sömürüye itirazın rengi.
Muhtemelen Alice Walker romanına bu adı verirken mor rengin bu simgeselliğini düşünmemiş, tarladaki mor çiçekleri kastetmişti. Ama Celie’nin, Sofia’nın ve Shug’un hikâyeleri benim için mor çiçekli tarlalara yeni anlamlar kattı.
Gökyüzüne bakabilmek… Bazen Barış’ın İnci’si ile bazen Celie’nin Shug’u…
Aracılar değişse de özlenen değişmiyor: Ayrımsız, şiddetsiz, sınıfsız gerçek özgürlük.










YORUMLAR