Bir “tıklama” kadar yakın, bir mücadele kadar uzak.
Ekranımıza her gün yeni çağrılar düşüyor: “Sen de ekle.”
Bir ünlü şahsında bir kimliğin itibarsızlaştırılması, bir muhalifin tutuklanması… Bir kadın ya da işçi ya da çocuk ya da hayvan cinayeti… Sizin algoritmanıza uygun olanı her ne ise…
“Bak bu kişi bile eklemiş” diyoruz, o kişiyi o anlık yakın hissediyoruz, gözleri yaşarmış sarı kafa emojiyle, birkaç saniyede biz de hikâyemize ekliyoruz, yeniden paylaşıyoruz, öfkemizi yazıyoruz.
Oh be. O an içimiz bir rahatlıyor ki; gördüm, ben de farkındayım, tepkimi de verdim, tarafım belli. Sonra bir de eklediğimi kimler görmüş, konu etiketi de şey ettiydim bakiim takipçi sayım artmış mı?
Ekran kapanınca hayat devam ediyor. Tutuklular içeride kalıyor. Grevler yasaklanıyor. Baskılar büyüyor. Başka bir “Sen de ekle” çağrısı geliyor.
Bir paylaşımın altına ekleniyoruz, ya tarihin akışına?
Bugün olup biteni bilmeyen çok az insan var. Sorun haberdar olmamak değil; sorun, görmenin giderek yeterli hissedilmesi. Çünkü kapitalizm tepki vermeyi de tüketime dönüştürüyor. Öfke ifadesi ya da vicdan rahatlatma birkaç saniyelik bir içerik oluyor; bir hikâye paylaşımıyla rahatlıyor. Peki gerçekten itiraz edebiliyor muyuz?
Bence hayır. Çoğumuz dünyayı anlamaya başlıyoruz; ama onu değiştirme hedefinden yoksun, daha bilinçli bir dönem tanığı olmaktan öteye gidemiyoruz. Savaş karşıtı gibi sunulan bir hikayeyle sömürgeleşmeyi meşrulaştıran Amerikan film senaryoları gibi.
Eskiden toplumu sarsan olaylar hafızada uzun süre kalırdı. Bugün ise her şey birkaç gün içinde eskiyor.
Deniz Göktaş hâlâ içeride. Can Atalay hâlâ özgürlüğünden mahrum. Sendika yöneticileri tutuklanıyor. Gazeteciler, öğrenciler, aydınlar, siyasetçiler baskıyla susturulmaya çalışılıyor.
Biz ise bir sonrakine geçiyoruz. Çünkü kanıksayan ve unutan toplum, direnmekte de zorlanıyor. Sürekli yeni gündemlerle hafızamız parçalanıyor. İki saniye içinde kapanacağını bildiğimiz asansör kapısının kapama düğmesine üst üste basıyoruz. Hadi hadi çabuk…
Zaman çok hızlı geçiyor deyip “ekran kaydırmaya” devam ediliyor. Ama gerçek hayat ileri kaydırılmıyor, hatta çokça olanak elimizden kayıp kayıp gidiyor.
“Bakın, itiraz ederseniz başınıza bunlar gelir.” Baskının amacı yalnızca cezalandırmak değil; seyredenlere mesaj vermek. Bu da biliniyor. İnsanlar yalnız hissediyor. “Ben ne yapabilirim?”, “Sıra bana gelir mi?” diye düşünüyor.
Kapitalizm de tam bunu besliyor: bireyi yalnızlaştırıyor, rekabet ettiriyor, örgütsüz bırakıyor. Oysa, Aragon’un şiirindeki gibi “Yalnız insan merdivendir hiçbir yere ulaşmayan”. İşte bu yüzden korkunun karşısına bireysel cesareti değil, kolektif gücü koymak zorundayız.
Bireysel tepki ancak örgütlü mücadeleyle kolektif tepkiye dönüşerek iktidar ilişkilerine müdahale edebilir. İktidar ilişkileri değişmeden, sömürü düzeni yerinde dururken, yalnızca tepkiler birikir; düzen ise yoluna devam eder.
Bugün ihtiyacımız olan şey daha görünür öfke değil; daha örgütlü öfkedir. Nasıl mı?
İş yerlerinde bir grubu değil geneli kapsayan birlikler aracılığıyla sendikalaşarak. Mahallelerde dayanışmalar kurarak. Kadınların, gençlerin, emekçilerin, emeklilerin, herhangi bir sebepten ayrımcılık görenlerin mücadelelerini birbirine bağlayarak.
Sen de ekle değil. Sen de eklen. Bir paylaşım zincirine değil, mücadele zincirine.
Bir hashtage değil, örgütlü bir güce.
Edilgen bir nesnesi değil, öznesi olduğumuz bir tarihe. Sen de eklen.
Çünkü bu düzen kendiliğinden değişmeyecek.










YORUMLAR