— Hocam! Birine “eline sağlık” yerine “emeğine sağlık” dersek; o da “hepimizin emeğine sağlık” diye yanıtlarsa, “halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek” suçu işlemiş olur muyuz?
— Şaka yapan 11 yılla yargılanıyor ama her şeyin bir bedeli var, ne yapalım…
Şaka bir yana, asıl sorum şu: “Ben”den “biz”e dönüşebilmek nasıl mümkün olabilir?
Emek/Emekçi başlığıyla düzenlenen 20. Karaburun Bilim Kongresi kapsamında ilk sunumlardan birini Özgür Müftüoğlu yaptı. Sunumu, kongrenin çağrısına da oldukça uygun bir giriş niteliğindeydi.
Özgür Hoca, “Siz istediğiniz kadar işçi sınıfından değiliz deyin; karşınızda bir sınıf var” diyerek dinleyenleri adeta sarsmıştı.
— Hocam, sermaye karşımızda bir sınıf olarak örgütlüyken, emeğin parçalanmışlığına rağmen, mevcut örgütlenme olanakları ile ortak bir mücadele yaratmak mümkün mü? diye sordu bir dinleyici.
Savaş politikalarından çevre sorunlarına, eğitimden sağlığa, kadınların yaşadığı eşitsizliklerden yoksulluğa kadar pek çok başlığın emek meselesinden bağımsız düşünülemeyeceğini de hatırlattı Özgür Müftüoğlu.
Açlık ve yoksulluk sınırlarını temel alan veriler, borçla yaşamını sürdürmeye çalışan emekçilerin tablosunu açıkça ortaya koyarken; yasaların daralttığı sendikal mücadele alanlarının uzlaşmacı sendikacılığın sınırlarına nasıl sıkıştığı da sunumun önemli başlıklarından biriydi.
İşte tam da burada birleşik ortak mücadele ihtiyacı daha fazla önem kazanıyor, diyordu Müftüoğlu. Çünkü emek yalnızca parçalanmadı; katmanlara da ayrıldı. Kadınsan başka, göçmensen başka, gençsen başka, güvencesizsen bambaşka; kamuya bağlıysan yine başka bir yerde…
Benim de sağlık emekçileri içinde yıllarca tanık olduğum tablo buydu: Aynı iş yerinde çalışsan bile kadro farklılıkları nedeniyle aynı haklara, aynı ücrete, aynı güvenceye sahip olmayabiliyorsun. Hatta işe giriş tarihin bile, yalnızca bir gün farkla, hayatını değiştirebiliyor. 5510 sayılı yasaya mahkûm olan kesim gibi…
Bu nedenle “eşit işe eşit ücret” talebi, 1800’lerden beri hâlâ güncelliğini koruyan temel taleplerden biri.
Sermayenin örgütlenme biçimi değişti. Üretim parçalandı, taşeronlaştı, esnekleşti, küreselleşti. Tezatlık gibi görünse de işyerleri küçülürken sermayenin hareket alanı büyüdü.
Geçtiğimiz günlerde açıklanan Orta Vadeli Program (OVP) sermayenin büyümesini önceleyen politikalarla emekçilerin daha fazla yoksullaşması arasındaki çelişkiyi yeniden önümüze koyuyor.
Şu soruyu da sormak gerek o zaman: Sermaye küreselleşirken emeğin örgütlenmesi küreselleşmesin mi? Evet ama nasıl?
Emeğin örgütlü mücadelesi denince akla elbette sendika geliyor.
Peki sendikanın işi yalnızca toplu iş sözleşmesi masasına oturmak mı? Yani sendika salt bir müzakere aracı mı? Yoksa emekçinin “kurtuluş yok tek başına” diyebildiği, “birleşe birleşe kazanacağız” dediği, birlikte söz ve karar üretebildiği bir hak arama örgütü mü?
Masaya yumruğunu vuran, gerektiğinde masayı terk eden sendika yöneticisinin gücü nereden gelir? Sokağın, işyerinin ve örgütlü emeğin gücü olmadan böyle bir güç mümkün müdür?
Sendikal hakların kısıtlandığı, grevlerin yasaklandığı ve örgütlenmenin çeşitli yollarla engellendiği bir düzende yalnızca pazarlık masasına oturmak, var olan eşitsizliği kabul etmek anlamına gelmez mi?
Asıl mesele ne?
Mesele masayı tanımak ya da tanımamak değil; masaya hangi güçle oturduğumuzu sorgulamak.
Mesele yalnızca kendi mesleğimizin, kendi sendikamızın ya da kendi işyerimizin gücünü büyütmek de değil. Daha geniş bir sınıfsal ortaklık kurabilmek.
Mesele, mücadele gücünü büyütmeden müzakere masasından sonuç beklememek.
Elbette bunun kolay olmadığını biliyoruz. Emek hareketinin parçalanmışlığı, örgütlenme önündeki engeller, baskılar ve umutsuzluk duygusu bu ortaklaşmayı zorlaştırıyor.
Güncel haberleri izlediğimizde görüyoruz, dağınık da olsa işçi direnişlerinin gösterdiği, kapitalistlerin saldırılarını püskürtecek düzeye yükselmemiş olsa bile mücadele sömürü ve baskıya karşı farklı biçimlerde ve farklı düzeylerde devam ediyor.
Mücadele yaygınlaşıp dayanışmayla büyüdükçe, umutsuzlukla beslenen “bizden birlik olmaz” yargısının da yerini “biz hep birlikte kazanacağız!” düşüncesine bırakması mümkün.
Çünkü “ben”in gücü sınırlıdır. “Biz” olduğumuzda ise yalnızca yan yana gelmiş “bireyler” değil, değiştirme kapasitesi olan “ortak bir güç” ortaya çıkar.
Sona gelirken, emek neydi?
Bir ücret karşılığında satılan ne? Alın teri mi? Zaman mı? Meslek mi? Kimlik mi? Fikir mi? Ömür mü? İş kazalarında yiten bir uzuv mu?
Yoksa bütün bunların ötesinde, hayatı birlikte var eden insanların ortak gücü mü?
Emek gücü.
Ve sözüm o ki, bu güç ancak “ben”den “biz”e geçebildiğinde, gerçek bir toplumsal mücadeleye dönüşebilir.










Kaleminize, yüreğinize sağlık. Çok güzel anlatmışsınız.