Ankara, Temmuz 2026. Başkentte adeta savaş zamanı atmosferi hakim. Sokaklarda resmi olmayan bir sıkıyönetim havası dolaşırken, şehir iki gündür devasa bir askeri makinenin kalbine dönüşmüş vaziyette. NATO Liderler Zirvesi’nin ev sahipliğini yapan bu şehirde, perde arkasında milyarlarca dolarlık silah anlaşmaları döndü, diplomatik pazarlıklar yürütüldü. Zirvenin en çarpıcı anlarından biri ise ABD Başkanı Trump’ın doğrudan Ankara’dan İran’a yönelik saldırı emrini vermesiydi. Altı maddede özetlenen Ankara Deklarasyonu, aslında transatlantik ittifakın yeni genetik kodunu, yani NATO 3.0 doktrinini dünyaya ilan ediyordu.
NATO’nun bugün geldiği nokta önceki iki evresinden çarpıcı biçimde ayrışıyor. Soğuk Savaş’ın iki kutuplu düzeni NATO 1.0’ı, 11 Eylül sonrası Amerikan tek kutupluluğu ise NATO 2.0’ı doğurmuştu. Bugün ise Çin’in sıçramalı gelişimi ve Ukrayna’da süren yıpratma savaşı, ittifakı bambaşka bir aşamaya taşıyor. Bu yeni vizyonun coğrafyası transatlantik havzasını aşarak Asya-Pasifik’e doğru genişliyor. Zirveye Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’dan savunma bakanları düzeyinde katılım sağlanması, bu stratejik kaymanın en somut göstergesi. Washington’un hesabı oldukça net: Küresel askerî kapasitesini dağıtmadan, Avrupa ortaklarını Rusya’yı çevreleme ve oyalamayla görevlendirip asıl enerjisini Çin’e ve geleceğin kutuplaşma sahası Arktik’e yönlendirmek. İttifak, Baltık Denizi’ni adeta bir NATO gölüne dönüştürerek Rusya’nın kuzey nefesini tıkarken, şimdi rotasını Karadeniz, Kafkasya ve Zengezur Koridoru üzerinden güney istikametine çevirmiş durumda.
Ancak bu iddialı küresel kuşatma planının zayıf halkası lojistikte düğümleniyor. Pentagon ve Amerikan savunma sanayisinin devleri, Ukrayna’daki savaşın hızla tükettiği mühimmat stoklarını yenilemekte zorlanıyor; hızlı tempolu çatışmalara zamanında yanıt vermekte ciddi sıkıntı yaşıyorlar. İşte bu kritik boşluk, askeri üretimin hem iktisadi hem de siyasi saiklerle Avrupa ve Türkiye’ye kaydırılması kararını doğuruyor. İttifak üyelerinin gümrük duvarlarını indirerek birbirlerinin savunma sanayiini beslemesi hedefleniyor. Trump’ın “Ya savunma harcamalarınızı artırın ya da sizi kendi halinize bırakırım” şeklindeki pazarlık masası şantajına Avrupalı ülkeler ve Kanada boyun eğerek, GSYH’lerinin yüzde 5’ini savunmaya ayırma taahhüdünde bulundular. Henüz geçen yıldan bu yana silahlanmaya ekstra 139 milyar dolar aktarıldı.
Peki bu kanlı mekanizmanın içinde Türkiye’ye düşen rol ne? NATO Genel Sekreteri Rutte’nin övgüyle andığı gibi, yaklaşık 3 bin şirketiyle Türkiye, bu devasa askeri çarkın yan sanayi üstleniciliğine soyunmuş durumda. Tarihinde ilk kez Batı’nın hurdaya ayırdığı silahları ithal eden bağımlı bir ülke olmaktan çıkan Türkiye, bugün Afrika’dan Yemen’e uzanan geniş bir coğrafyada İHA ve SİHA ihraç eden, ucuz işgücüyle düşük maliyetli üretim avantajı sunan bir taşeron konumuna yükseldi; tıpkı Kore Savaşı’ndaki işlevini hatırlatan bu konum, küresel silah piyasasında iştah kabartıyor. Erdoğan yönetimi, hava savunma entegrasyonu için “Çelik Kubbe” projelerine 24 milyar dolar bütçe ayırırken, geçmişte Rusya’ya ödenen 1.3 milyar dolarlık S-400 bedelinin NATO sistemleriyle asla uyumlu olmayacağı gerçeğini örtmeye çalışıyor. Dahası, Trump’ın gözüne girmek uğruna, NATO’nun yüzde 5’lik hedefine 2030 yılında ulaşılacağı taahhüdü de masaya sürülüyor.
Bu angajmanın bedeli ise Türkiye’nin sınırlarına dayanan ağır jeopolitik risklerle ödeniyor. Ukrayna cephesinde taktik üstünlüğü elinde tutan Kiev yönetimi, drone ve füze menzilini 1600 kilometreye çıkararak Rusya’nın enerji can damarlarına, Tataristan ve Saratov’daki rafinerilere saldırırken, Zelenski’nin bizzat Ankara’da bulunduğu günlerde Mavi Akım boru hattının kompresör istasyonu hedef alındı. Türkiye’nin bu sabotaja sessiz kalması, ABD doğalgazına yönelen enerji stratejisinin ve Putin’i sıkıştırarak fiyat indirimi koparma hesaplarının doğal sonucu. Karşılığında ise Türkiye’yi Suriye’den Kafkasya’ya ve en kritik nokta olan İran’a uzanan cephelerde bir ileri karakol olarak devreye sokuyor.
Ankara’dan verilen İran’ı vurma emri, Trump’ın bölgedeki stratejik başarısızlıklarını gizleme hırsının bir tezahürü. Tahran ve Bağdat sokaklarını dolduran Amerikan karşıtı milyonlarca insanın varlığı ortadayken, Türkiye’nin kendi komşusunu ateşe atacak bir operasyona üs olması aklın sınırlarını zorluyor. Suriye’de Batı ve Körfez ülkelerinin eliyle yumuşatılarak iktidara taşınan HTŞ unsurları üzerinden Lübnan ve Hizbullah’a yönelik hazırlanan askeri müdahale planları da aynı mantıksızlığın başka bir yansıması. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Şam’a giderek “Lübnan’ı ateşe vermeyin” uyarısını yapması, sahada HTŞ’yi bile fazla ılımlı bulan, birbirini tekfirle suçlayan IŞİD ve El-Kaide türevi cihatçı grupların Suriye’yi yeniden kana bulama riskinin farkına varıldığını gösteriyor.
Bütün bu kanlı senaryolar Ankara’da masaya yatırılırken, NATO Genel Sekreteri Rutte’nin kameraların karşısına geçip “yaşam tarzımızı ve demokrasilerimizi savunacağız” diye konuşması, kara mizahın en çarpıcı örneklerinden biri. Muhalif isimlerin ve gazetecilerin toplu halde tutuklandığı bir ülkede bu sözleri sarf eden, üstelik sıkıştırıldığında “demokrasi seçimden ibaret değildir” gibi bir saçmalığa sığınan bir ittifak liderinden bahsediyoruz. Tarih boyunca darbeler tertipleyen, diktatörleri besleyen NATO, kendi çıkarlarına hizmet ettiği sürece içerideki baskıyı, demokrasi dışı uygulamaları ve halkın bütçesinden yapılan devasa savunma harcamalarını görmezden gelmekte hiç tereddüt etmiyor. Bu savaş aygıtı için esas olan, özgürlükler değil; cephaneliğe sürülecek ucuz askerler ve durmaksızın işleyen silah sanayi çarklarıdır. Türkiye, ne yazık ki bu kirli denklemin tam göbeğine saplanmış durumda.










YORUMLAR