ABD, Çin’i çevreleme stratejisine odaklanıp Orta Doğu ve Avrupa’daki “angarya” kabul ettiği güvenlik işlerini yerel ortaklarına havale etmeye çalışırken, Türkiye’ye bu süreçte verilen rol oldukça açık: Emperyalist sistemin aksayan dişlilerini yağlayan bir “jandarma” merkezi olmak.
İran’a karşı Irak ve Suriye’yi kapsayan bu yeni güvenlik düzeni, bölgedeki insanların huzurundan ziyade, sermayenin ve ticaret hatlarının kesintisiz akışını garantilemeye yönelik. Ancak bu durum hem iktidarın kendi iç çelişkileriyle hem de toplumun büyük kısmına aşılanan “güvenlik kalkanı” hayaliyle iç içe geçmiş görünüyor.
İktidarın medya kanallarındaki garip çelişkisi tam burada su yüzüne çıkıyor. Bir yandan NATO zirvesi boyunca Batı’ya verilen sadakat pozları, Trump’ın dışkısını takip eden habercilik, Washington’dan gelen küçük bir onayı bile “tarihi başarı” diye pazarlayan o ABD övücü dil; öbür yandan 15 Temmuz vurgusuyla sahnelenen o yüksek dozajlı “anti-Amerikancı” tiyatro…
Bir gün emperyalist odakların stratejilerine taşeronluk yapıp ertesi gün o odaklara meydan okuyor gibi yaparak kendi tabanını diri tutmaya çalışmak, bu düzenin en bildik hayatta kalma taktiği. Bu hamaset dolu retorik, Batı’yla olan göbek bağını “milli duruş” maskesiyle gizleme çabasından başka bir şey değil.
İşin daha tehlikeli boyutu ise bu söylemin toplumun zihninde bulduğu karşılık. Yapılan araştırmalar, toplumun %64,3’ünün NATO üyeliğini “faydalı” gördüğünü, yarıdan fazlasının ise bu savaş örgütünü bir “kalkan” olarak algıladığını gösteriyor.
AKP ve MHP tabanındaki bu “NATO sevdası”, sağ siyasetin ABD ile olan tarihsel rabıtasını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Bir savaş örgütü, toplumun büyük kesimi için “huzurun tek teminatı” haline getirilmiş durumda. İnsanlar, Türkiye ile İsrail arasında bir kriz çıksa bile NATO’nun Türkiye’yi savunacağına inanacak kadar büyük bir yanılsamanın içine itiliyor. AKP iktidarının kitleleri getirdiği nokta büyük ABD sevdası!
Sonuçta elimizde, bir yandan emperyalizmin stratejik ihtiyaçlarına göre şekillenmiş, öbür yandan içerideki toplumsal rızayı ayakta tutmak için sürekli kılık değiştiren tutarsız bir tablo var. İktidar, Batı’nın başkentlerinde onay arayıp içeride “zafer” naraları atarak kendi stratejik açmazını gizlemeye çalışıyor; emekçi sınıflar ise bu şemsiyenin altında emperyalistlerin çıkarları için riskli bir maceraya sürükleniyor. Halk, kendisine sunulan bu militarist makyajın altında, kendi geleceğinin değil, sermayenin ticaret yollarının korunduğu gerçeğini göremedikçe, bu “güvenlik” masalı hem Türkiye’yi daha büyük bir belirsizliğe hapsedecek hem de iktidarın bu çelişkili politikalarının faturasını yine toplumun geniş kesimleri ödeyecektir.
Filistin’in bir çırpıda unutuluvermesi, aslında kimin çıkarlarına hizmet edildiğinin en çıplak kanıtıdır. “Anti-emperyalizm” naraları atanların, Ankara’dan İran’ın Trump’ın rotasıyla vurulmasına rıza göstermesi, bir dış politika tercihinden öte, Ortadoğu halkları için bir tükeniştir.
ABD’nin Orta Doğu’daki kirli işlerini bir “güvenlik stratejisi” sanarak üstlenmek, sadece stratejik bir risk değil, aynı zamanda onur kırıcı bir taşeronluktur.
Coğrafyamızın dört bir yanını saran kan kokusu genzimizi yakarken, bu “jandarmalık” rolüne soyunmanın ne kadar güvenli olduğu tartışılır; peki ya bu kadar acının ve yıkımın üzerine inşa edilen bir “istikrarın” onuru, insanlığın vicdanında nereye sığar? Kendi sınırlarının ötesindeki mazlumun çığlığına sırtını dönenler, yarın aynı emperyalist çarkın kendi kapılarına dayandığında, geride sadece unutulmuş onurlar ve kurutulmuş bir vicdan bırakmış olacaklar.










YORUMLAR