Grev çadırı kurmak için gereken cesaret, protokol fotoğrafı için gereken nezakete yerini bıraktı. Sendika başkanlarına tahsis edilen milyonluk makam araçları, genel merkezlerin holding binalarını andıran şatafatı ve uluslararası toplantı adı altında gidilen beş yıldızlı oteller birer tesadüf değil; sınıfsal bir kopuşun zemini. Örgütlenmek için harcanan emek, zamanla devasa gayrimenkul portföylerini ve hantal kurum yapısını korumak için harcanan mesaiye dönüştü. İşçinin üretimden gelen gücünü kullanma iradesi, kapalı kapılar ardında yapılan ‘sosyal diyalog’ pazarlıklarına; üye kazanma mücadelesi ise rakip konfederasyonlarla girilen sayısal kağıt savaşlarına evrildi. Açlık sınırında yaşayan işçilerin mutfağından eksilterek ödediği aidatlar, artık işçi mücadelesinin motorunu değil; sendika bürokratlarının yüksek maaşlı konfor alanını, koruma ordularını ve işçiden yalıtılmış steril dünyalarını besleyen bir yakıta dönüştü. Bu dönüşümle birlikte, işçinin son kalesi olması gereken yapılar; mücadele örgütü olmaktan çıkıp, bizzat statükonun bekçiliğini yapan devasa birer aygıta dönüştü. Bu dönüşümün bedelini her zaman işçiler ödedi. Elbette bu bir kaza değil, egemenlerin uzun bir inşasının sonucu.
Bedeli ödeyen işçi hesap sormak üzere cılız da olsa adım atıyor. Ve hesap sorduğunda bürokratik yapıların kapısına değil, bağımsız ve mücadeleci sendikalara gidiyor.
Sendika yönetimi ile işçi aynı koşulda olunca ortak dil kendiliğinden kuruluyor. Bu yakınlık için gerekli koşullardan biri örneğin tüzükte yazıyor: yönetici ücreti işçi ücretini aşamaz diye. Genel başkan işçiyle birlikte yürüyor, birlikte gözaltına alınıyor, birlikte açlık grevine giriyor. Bu sembolik değil. Güven bunun üzerine kuruluyor. Ve bu güven, onlarca yıllık bürokrasinin erittiği şeyin tam olarak kendisi.
Her yere uygulanabilir, tamamlanmış bir model değil ama işleyen, öğreten, yeniden denenebilir bir pratik. Emek tarihinin en karanlık dönemlerinde bile bu tarz direnişlerin bu biçimi var oldu. Bastırıldı, susturuldu, görmezden gelindi. Yine de kaldı. Bugün yeniden görünür hale geliyor, çünkü ihtiyaç büyüdükçe alternatif de büyüyor.
Sol-sosyalist siyasetin önemli bir bölüğü ise uzun süredir bu pratiğin yanında değil, üstüne konuşuyor! Sahada değil kürsüde, fabrika kapısında değil kongre salonunda… Oysa bağımsız sendikaların pratiği bu mesafeyi kapatmanın somut bir zemini. Soyut dayanışma çağrısı değil, elle tutulur bir örgütlenme deneyimi. Yanında durmak, belgelemek, savunmak ve büyütmek hem bir görev hem de emek hareketi için bir fırsat.
Sınıf hareketi, statik bir yapı değil; hayatın kendisi gibi canlı, devingen ve sürekli kabuk değiştiren bir süreç. Bugünün dünyasında sermaye saldırıları nasıl biçim değiştiriyorsa, direnişin/örgütlenmenin de bu hıza ayak uydurması, esnemesi ve yaratıcı yöntemlerle kendini güncellemesi bir tercih değil, bir zorunluluktur. Bağımsız sendikaların bu dinamizmi, katılaşmış bürokratik kalıpları kırarak işçinin gücünü sokağın ve üretimin her alanına taşıma potansiyeli barındırıyor. Tarih gösteriyor ki; değişen mücadele biçimlerine açık, ideolojik pusulası net ve doğrudan işçinin nefesiyle yaşayan yapılar, sadece hak almaz; aynı zamanda yeni bir dünyanın da imkanına kapı aralar.
Kuşkusuz bu vurgu, yetkili sendikaların ya da mevcut örgütlü yapıların bütünüyle anlamsız olduğu iddiasını taşımaz. Bağımsız sendikaların bugün üstlendiği rol, paslanmış çarkların arasından sızan taze bir nefes, sendikal alanda kaybedilen o ‘mücadeleci ruhu’ sınıf sendikacılığını gösteren bir işaret fişeği. Yetkinin gücüyle, sahanın yeni mücadele yöntemleri birleşmediği sürece işçinin sesi hep yarım kalacaktır. Dolayısıyla bağımsız sendikaların önemi, sadece bir alternatif olmalarından değil; tüm sendikal hareketi kendi özüne, yani sınıfın ideolojik ve eylemsel gerçekliğine geri çağıran bir itici güç olmalarından kaynaklanıyor.
Tüm bu tabloyu bağımsız sendikalara yönelik bir ‘romantizm’ parantezine sıkıştırmak, sınıfsal gerçekliği ıskalamak olur. Aksine karşımızdaki durum, son derece nesnel ve katı bir tarihsel kırılmanın sonucudur. Mevcut yetkili yapıların bir kısmının yaşadığı bu devasa dönüşüm, sadece kişisel tercihlerle değil; mülkiyet ilişkileriyle, devletle kurulan göbek bağıyla ve işçiden yalıtılmış bir ‘yönetici sınıfı’ yaratılmasıyla doğrudan ilgilidir. Sınıfın ihtiyaçları ile bu yapıların hantal işleyişi arasındaki makas açıldıkça, bağımsız sendikalar bir ‘hoş seda’ olarak değil, hayati bir organ olarak filizlenmektedir. Bu, nostaljik bir arayış değil; bugünün sert, değişken ve acımasız sermaye saldırıları karşısında işçinin bulduğu en gerçekçi savunma hattıdır. Doğa boşluk tanımaz; hantal yapılar kendi ağırlığı altında ezilirken, sınıf mücadelesi kendi gerçekliğini sahada, yeni ve dinamik biçimlerle inşa etmeye devam edecektir.









YORUMLAR