Tarihin bazı dönemleri vardır; her şey ayaktadır ama hiçbir şey diri değildir. Kurumlar işler, makamlar dolar, söylemler üretilir ama içi boşalmış bir gövdenin dışarıya yaydığı o tanıdık ağırlık havada hissedilir. Bugün tam da böyle bir dönemden geçiyoruz.
Hegel, iki yüz yıl önce şunu söylemişti: “Gerçek olan ussal, ussal olan gerçektir.” İlk duyuşta bu cümle var olanı kutsayan, statükoya ferman veren bir şey gibi gelir. Oysa durum tam tersidir.
Engels bu noktada devreye girer ve Hegel’i olağanüstü bir netlikle açımlar. Gerçeklik der Engels, hiçbir zaman mevcut durumun kalıcı bir sıfatı değildir. Bugün gerçek olan yarın gerçekdışı olabilir; bugün saçma görünen yarın kaçınılmaz hale gelebilir. Bunu somutlaştırmak için tarihin iki büyük kırılma noktasına bakar: Roma ve Fransız Devrimi.
Roma Cumhuriyeti gerçekti, kendi döneminin koşullarında meşruydu, işlevseldi, tarihsel bir zorunluluktan doğmuştu. Ama onu yıkan Roma İmparatorluğu da gerçekti; çünkü o da kendi zamanının zorunluluğundan besleniyordu. Birinin çöküşü diğerinin doğuşunu meşrulaştırdı. Sonra imparatorluk da bitti. Gerçeklik devredildi, teslim edildi.
1789 Fransız monarşisi ise taht üzerinde oturuyor olmasına karşın, Engels’in deyimiyle çoktan “gerçekdışı” olmuştu. Zorunluluktan yoksundu, tarihsel işlevini yitirmişti, varlığını sürdürmek için elinde kalan tek şey zor ve alışkanlıktı. Monarşi gerçekdışıydı; devrim gerçekti.
İşte bu noktada Engels, Hegel’in önermesinin nasıl kendi karşıtına döndüğünü gösterir. Gerçek olan her şey, zamanla akıldışı hale gelir. Zorunluluğunu, varoluş hakkını, meşruiyetini yitirir. Onun yerini yeni, yaşayabilir bir gerçeklik alır eski düzen bu geçişi kabullenmesini biliyorsa sessizce çekilir, direniyor ve ayak sürüyorsa çelişki çatışmayla sonuçlanır. Sonuç değişmez; yalnızca bedeli değişir.
Ve tam burada Engels o çarpıcı sonuca ulaşır: İnsanların zihninde ussal olan her şey, mevcut düzenle ne kadar çelişiyor görünürse görününsün, eninde sonunda gerçeğe dönüşmeye yönelir. Yani bugün ütopya sayılan şey, yarının zorunluluğu olabilir.
Bugün emperyalist kapitalist sistem ve onun temsilcisi egemen ideoloji de benzer bir eşikte duruyor. Ekonomide, siyasette, felsefede üretkenliğini yitirmiş bir düşünce sistemi artık inandırıcı bir gelecek tasviri sunamıyor, anlam krizlerini çözemiyor, kendi çelişkilerini örtemez hale geliyor. Geriye yalnızca baskı ve gürültü kalıyor. Tıpkı can çekişen her gerçekliğin sardığı koku gibi.
Böylesi zamanlarda insanlar iki yola ayrılır: Ya mevcut çatlakları görüp değişimin tarafında yer alırlar ya da gözlerini kapatıp kimi dinde, kimi aşırı bir iç dünya mistisizminde bireysel sığınaklara çekilirler.
Tarihin sayfaları şunu gösteriyor: Hiçbir düzen kendi çürümesini sonsuza dek gizleyemez. Kokuyu bastırmak için ne kadar güçlü bir parfüm sürülürse sürülsün, bir sabah herkes o kokuyu birlikte fark eder. Asıl mesele o sabah hazır olup olmadığınızdır.
Hazır olmak, o sabahı beklemek değildir. Hazır olmak, o sabahtan önce yapılmış olan her şeydir. O sabah hazır olanlar, geceyi boşa harcamayanlardır.









YORUMLAR