Cebinizdeki anahtara bakın.
Kilitsiz bir anahtar nedir? Bir parça metal. Belki güzel biçimlendirilmiş, belki son derece hassas işlenmiş bir metal parçası. Ama onu anahtar yapan şey yalnızca biçimi değildir. Onu anahtar yapan, belirli bir kilitle kurduğu nesnel ilişkidir.
Anahtar ile kilit birbirlerinden bağımsız olarak var olabilirler. Fakat anahtarın anahtar olarak işlevi, kilitle ilişkisinde ortaya çıkar. Ve burada, henüz fark etmeden, bir çeşit aynayla karşı karşıyayızdır aslında: anahtarın dişleri, kilidin içindeki pimlerin düzenini taşır, ona benzemez ama onun yapısına birebir uyar. Anahtar kilidi kopyalamaz, onu yansıtır.
Bu basit gözlem, felsefenin en eski sorularından birine götürür bizi: bir şey nedir?
Metafiziğin eski eğilimi, bu soruya şeyin kendi içine bakarak cevap vermektir. Önce taş vardır, sonra taşın ilişkileri. Önce insan vardır, sonra toplum. Önce nesne vardır, ilişkiler sonradan gelir. Diyalektik materyalizm bu sırayı tersine çevirir. Bu, taşın, insanın ya da metalin kendi başına var olmadığını söylemek değildir. Materyalizm onların maddi ve nesnel varlığını kabul eder. Fakat bir şeyin ne olduğunu anlamak için onu yalıtılmış halde ele alamayacağımızı söyler. Her somut varlık, başka varlıklarla belirli bağlantılar içindedir ve bu bağlantılar onun özelliklerinin, işlevlerinin belirlenmesinde rol oynar.
Örneğin bir üretim aracının toplumsal niteliği de yalnızca fiziksel biçiminde bulunmaz. Aynı makine, farklı üretim ilişkileri içinde farklı toplumsal anlamlar kazanabilir. Bir fabrikanın binası, makineleri, hammaddeleri, işçileri maddi gerçekliklerdir; fakat bunların kapitalist üretim tarzı içindeki ilişkisi, onları belirli bir toplumsal üretim ilişkisi içine yerleştirir.
İlişki Gerçektir
Bir nehri düşünün. Nehir yatağını aşındırır, ama yatak da nehrin akışını belirler. Nehir olmadan yatağın bugünkü biçimi açıklanamaz, yatak olmadan da nehrin akış biçimi açıklanamaz. Fakat toplumsal alana geçtiğimizde mesele daha çarpıcı hale gelir, köle ile efendi örneğinde olduğu gibi.
Bağımlılık dediğimiz şeyi elinizde tutamazsınız, bir taş gibi masaya koyamazsınız. Fakat bundan dolayı bağımlılık ilişkisi daha az gerçek değildir. Köle “ben artık köle olduğuma inanmıyorum” dediğinde toplumsal ilişki ortadan kalkmaz. Efendi onu sömürmeye devam ettiği sürece kölelik ilişkisi nesnel bir gerçeklik olarak varlığını sürdürür. Toplumsal ilişkiler, bireylerin onlar hakkındaki düşüncelerinden bağımsız olarak maddi bir gerçekliğe sahip olabilir. Marx bunu en uç noktasına vardırır: nesnel olmayan bir varlık, varlık olmayandır. Hiçbir şeyle ilişkiye girmeyen, hiçbir şeyden etkilenmeyen bir şey varsa, onun var olduğunu söylemenin dayanağı kalmaz.
İnsanlar kendi tarihlerini yaparlar; fakat bunu kendi seçtikleri koşullar altında, sıfırdan başlamış olarak yapmazlar. İçinde doğdukları üretim ilişkileri, mülkiyet biçimleri, sınıfsal konumlar onların eylemlerinin sınırlarını belirler.
Her Şey Her Şeye Bağlıdır, Ama Bu Bağlılığın Kendi Mantığı Vardır
Diyalektik materyalizm, “her şey her şeyle bağlantılıdır” deyip dünyayı sınırsız bir bağlantılar yığını olarak bırakmaz elbette; önemli olan somut bağlantıları, temel olanla ikincil olan arasındaki ayrımı bulmaktır. Bir işçinin patronuyla ilişkisinin biçimini yalnızca kişisel psikolojisi belirlemez, ücretli emek ilişkisi ve üretim araçlarının özel mülkiyeti belirler.
Ama bu ayrımı yapabilmek için önce “her şey her şeye bağlıdır” önermesinin kendisinin nasıl bir statüye sahip olduğunu bilmek gerekir, yoksa havada asılı kalır. Burada evrensel bağlamlılık dediğimiz şey devreye giriyor, her şeyin her şeyle bağlantılı olduğu düşüncesi, ama bunu tek tek ilişkileri sayarak, alttan yukarı inşa etmeye kalkışmak yanlış bir yoldur. Bütün, “şimdi bu, sonra bir diğeri” diye sıralanan bir liste olamaz, çünkü böyle bir liste asla tamamlanmaz. Hegel’in kötü sonsuzluk dediği şey tam olarak budur, bir, iki, üç diye sonsuza saymak, hiçbir zaman “tamam, bu kadarmış” diyememek.
Hakiki bütünlük başka türlü işler, kendi içine kapanan bir yapıdır, tıpkı suyun döngüsü gibi. Ve burada bir noktayı küçümsememek gerekir: bir damla suyun, o döngünün bütününü kendi içinde, kendi konumundan taşıdığını söylemek yalnızca şiirsel bir söz değildir. Leibniz aynı şeyi çok daha ciddi bir iddiayla söylemişti, her birey dünyayı kendi bakış açısından yansıtır, tıpkı bir şehrin farklı çatılardan çekilmiş fotoğraflarının farklı görünmesi ama hep aynı şehri göstermesi gibi. Bütün, her parçanın tekilliğinin nedenidir; parça da bütünün koşuludur. Bunu “bilimsel değil, şiirsel” diye bir kenara atmak, aslında materyalizmin kendi zemininden vazgeçmek olur, çünkü tam da bu ilke sayesinde, “her şey her şeye bağlıdır” önermesi boş bir slogan olmaktan çıkıp, her somut ilişkinin neden o kadar ağırlık taşıdığını açıklayan bir zemine oturur.
Çelişki Hareketin Kaynağıdır
Şeylerin ve süreçlerin kendi içlerinde karşıt eğilimler taşıması, diyalektik materyalizmin temel düşüncelerinden biridir. Kapitalist üretim, üretimi büyük ölçüde toplumsallaştırır, yüzlerce insanın emeği tek bir sürece birleşir. Fakat bu toplumsallaşmış üretimin sonuçları özel mülkiyet biçimi altında gerçekleşir. Üretimin toplumsal karakteri ile mülkiyetin özel karakteri arasındaki çelişki, kapitalizmin kendi gelişiminin içinde ortaya çıkar, dışarıdan yapıştırılmaz.
Olumsuzlama Ne Demektir
Hegel’in aufheben fiiline yüklediği anlam burada önemlidir, aynı anda kaldırmak ve muhafaza etmek. Bir çocuğun büyümesini düşünün, çocukluk ortadan kalkar ama yetişkin insan çocukluktan hiçbir şey taşımayan bambaşka bir varlık değildir, çocukluk aşılmıştır ama gelişimin momenti olarak korunmuştur.
Her “hayır” aynı değildir. “Bu düzen kötü” deyip orada kalmak soyut bir olumsuzlamadır. Mevcut düzenin hangi ilişkiler tarafından üretildiğini, hangi çelişkileri taşıdığını ortaya koyduğunuzda olumsuzlama somutlaşır, buna belirli olumsuzlama denir. Tohumu ezmek de tohumu ortadan kaldırır ama bu gelişme değildir. Tohumun toprağa düşüp filizlenmesi başka türden bir olumsuzlamadır, eski biçimini kaybeder ama bu kayıp daha yüksek bir örgütlenmenin koşulu olur. Diyalektik zorunluluk, koşullardan bağımsız bir kader değildir, tohum çürüyebilir de, kuruyabilir de.
İnkârın İnkârı
Diyalektiği tez, antitez, sentez şeklinde çalışan otomatik bir makine gibi düşünmek büyük bir hatadır, bu şema Hegel’in gerçek diyalektiğini fazlasıyla basitleştirir. İnkârın inkârında mesele farklıdır: bir gelişme sürecinde ortaya çıkan yeni biçim, önceki biçimi olumsuzlar, ama kendisi de çelişkiler taşır ve yeniden olumsuzlanabilir. Bu ikinci olumsuzlama, ilk duruma basit bir dönüş değildir, önceki aşamada ortaya çıkan kazanımlar korunarak daha ileri bir biçimde yeniden örgütlenir. Dairede başlangıç noktasına geri dönersiniz, diyalektik gelişmede ise aynı noktaya değil, unsurların dönüşmüş bir biçimde yeniden ortaya çıkmasına dönersiniz. Spiral bu yüzden öğreticidir, gelişme ne dümdüz bir çizgidir ne kısır bir döngü.
Kapitalizm ve Mülksüzleştirenlerin Mülksüzleştirilmesi
Marx’ın Kapital’in birinci cildinin sonlarına doğru kullandığı örnek çok daha somuttur. Başlangıçta üreticinin kendi üretim araçlarına sahip olduğu küçük üretim biçimlerini düşünelim, köylü toprağını işler, zanaatkâr kendi aletiyle üretir. Kapitalist üretim bu ilişkiyi parçalar, üreticiyi üretim araçlarından koparır. Bu mülksüzleştirmedir. Fakat kapitalizm aynı anda üretimi toplumsallaştırır, işçileri büyük süreçlerde bir araya getirir. Dolayısıyla kapitalizm yalnızca eski biçimleri yok etmez, gelecekteki başka bir üretim biçiminin maddi koşullarını da yaratır. İkinci olumsuzlama, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi, küçük özel mülkiyete romantik bir dönüş değildir. Kapitalizmin yarattığı toplumsallaşmış üretim korunur, fakat özel sermayenin egemenliğinden çıkarılması hedeflenir.
Anahtar örneğine dönersek, ikinci inkâr eski kilide dönmek değildir. Kilidin kendisi değişmiştir artık, ama anahtar ile kilit arasındaki o temel bağ, ilişkisellik ilkesinin kendisi, daha yüksek bir düzeyde yeniden kurulmuştur.
Fakat Tarih Otomat Değildir
“Çelişki varsa mutlaka devrim olur” demek Marksizm değildir. Çelişkiler hareketi doğurur, fakat hareketin somut sonucu mücadele tarafından belirlenir. 1914 bunu acı biçimde gösterdi, emperyalist savaş karşısında Avrupa sosyal demokrasisinin büyük bölümü kendi hükümetlerinin savaş politikalarını destekledi, aynı tarihsel basınç altında Lenin ve Bolşevikler ise savaşın emperyalist karakterini teşhir ettiler. Aynı çağ, aynı sistem, farklı siyasal sonuçlar, çünkü toplumsal süreçlerde özne vardır. İnsanlar yalnızca tarihin nesneleri değildir. Engels’in arpa tanesi örneği doğadaki gelişmenin mantığını göstermek için öğreticidir ama toplum söz konusu olduğunda yeterli değildir, mülksüzleştirenleri mülksüzleştiren bir tohum değil, örgütlü insanlardır.
Soru
Bir süreci diyalektik materyalist açıdan incelemek için şu sorular önemlidir. Hareketin maddi kaynağı nedir, çelişki hangi somut ilişkide ortaya çıkıyor? Olumsuzlama neyi ortadan kaldırıyor, neyi koruyor? Ve bu dönüşümü kim gerçekleştiriyor? Bu son soruyu sormazsanız, diyalektik kolayca mekanik determinizme dönüşür.
Yasa Fotoğraf Değildir
Bir yasa, gerçekliğin kendisinin yerine geçmez, ama bundan “yasalar yalnızca donmuş fotoğraflardır” sonucu da çıkmaz. Marx’ın Kapital’de yaptığı şey, sayısız somut olayın arkasındaki yapısal ilişkileri soyutlayarak kapitalist üretim tarzının hareket yasalarını ortaya çıkarmaktır. Fakat soyutlama hiçbir zaman somut gerçekliğin kendisi değildir.
Bir harita şehir değildir, ama iyi kurulmuş bir harita şehirde yolunuzu bulmanızı sağlar. İşte tam burada bir ayrım netleşmeli: harita şehri kopyalamaz, onu yansıtır, tıpkı bir metro haritasının istasyonların gerçek uzaklığını hiç vermemesi ama hangi hattın hangisine bağlandığını kusursuzca göstermesi gibi. Bilimsel bir yasa da böyledir, gerçekliğin birebir sureti değildir, onun yapısal ilişkisini taşır. Sorun, haritayı şehir sanmaya başladığınızda ortaya çıkar, ama bir diğer sorun da haritanın şehri hiçbir biçimde taşımadığını sanmaktır. Lenin’in kendisi bunu açıkça söylemişti, düşüncelerimiz dış dünyayı doğru bir ayna imgesiyle verebilir mi diye sormuştu, ve buna verilecek cevap, ne “birebir kopya” ne de “hiçbir bağ yok” olabilirdi. Aradaki yapısal uygunluk, materyalizmin bilgi kuramının tam da omurgasıdır.
Hareketi Fotoğraf Sanmamak
Baştaki anahtar ile kilit de aslında bir fotoğraftı, durgun bir kare. Anahtar kilide bağlıydı ama bu ilişkinin sonsuza kadar aynı kalacağı anlamına gelmiyordu. Kilit aşınabilir, anahtar kırılabilir, bütün kilit sistemi ortadan kalkabilir. Toplumsal ilişkiler de böyledir, feodal üretim ilişkileri bir zamanlar zorunluydu, kapitalist üretim tarzı onların/zorun çözülmesiyle ortaya çıktı. Yeni, eskinin bağrında oluşur, ama kendiliğinden zafer kazanmaz, çelişki olanak yaratır, sınıflar mücadele eder, bilinç pratik içinde gelişir.
İnkârın inkârı bu anlamda anlaşılmalıdır. Birinci inkâr eski biçimin çözülmesidir, ikinci inkâr ilk dönüşümün yarattığı yeni biçimin kendi çelişkileri içinde aşılmasıdır. Aşarken korur, korurken dönüştürür. Ve bütün bunların merkezinde tek bir soru durur: değişen nedir, neden değişiyor, bu değişimi hangi maddi güçler gerçekleştiriyor?
Anahtar kilidi açar. Ama bir gün kilit değişir, eski anahtar işe yaramaz, yeni anahtar gerekir. Mesele yalnızca yeni anahtarı bulmak değildir. Hangi kapının neden kilitlendiğini, kilidin hangi ilişkiler tarafından kurulduğunu anlamaktır ve o kilidin, o anahtarın, kendi küçük ölçeğinde, çok daha büyük bir bütünün yapısını nasıl taşıdığını unutmadan.
Neden Okumalı
Bu satırlar Hans Heinz Holz’un Yansımanın Diyalektiği kitabından esinle yazıldı, ama kitabın kendisi çok daha zorlu ve çok daha ödüllendirici bir yolculuk sunuyor. Anahtar, nehir, damla, hepsi burada bir tartışmayı kolaylaştırmak için seçilmiş örnekler; kitapta ise aynı fikirler Çin aynalarından Narkissos’a, Platon’dan Leibniz’e, Descartes’tan Lenin’e uzanan gerçek bir felsefe tarihi içinde, çok daha sıkı bir mantıkla kuruluyor. Kısa ama yoğun, bazı sayfalarında durup yeniden okumak gerekiyor, tam da bu yüzden okumaya değer.










YORUMLAR