2024’te sandıkta kazanılan mevziler bugün iki yoldan el değiştiriyor. Birinde yargı ve idare devreye giriyor, ötekinde seçilmiş kişi rozetini değiştiriyor. İki durumda da oy veren insanlar seyirci kalıyor.
Transferler başlayınca kayyumcu-butlancılar da sahneye çıktı. Saray rejiminin muhalefet içindeki koçbaşı görevini üstlenen bu çevreler, şimdi de “bu adaylar nasıl belirlendi?” diye soruyor. Soru yerinde, soranlar değil. Kemal Kılıçdaroğlu CHP’yi on üç yıl yönetti. Bugün yakındıkları adaylık düzeni büyük ölçüde o yıllarda biçimlendi, o dönemin kadroları da hâlâ sahnede. Üstelik Kılıçdaroğlu, kaybettiği genel başkanlık koltuğuna üyelerin iradesiyle değil, sarayın yargısı eliyle, mahkeme kararıyla oturtuldu. Partiye mahkeme kapısından girenlerden parti içi demokrasi dersi dinlemek kolay değil. Mazbatanın kime ait olduğunu soran bir yazıda onlara söylenecek söz kısadır: Kimse sizi seçmedi ki geri çağırsın.
Ne var ki ikiyüzlülük, eleştirilen şeyi aklamaz. Tersine, tartışmayı onların elinden alıp asıl toplumsal zeminine oturtmayı gerektirir. Belediyeleri var eden, kentin bütün yükünü sırtında taşıyan işçi ve emekçiler kendi yaşamları hakkında ne kadar söz sahibi?
İhanet mi, işleyiş mi?
İkinci yola “ihanet” demek tepki gibi görünür, ama hiçbir şeyi açıklamaz. İhanet, bağlayıcı bir sözün bozulmasıdır. Burada ise söz hiçbir zaman bağlayıcı olmamıştı ve düzen olağan biçimde işliyor. Başkanları rozet değiştirmeye götüren şey, vicdanından önce, onu kendisini seçenlere değil başka yerlere bağlayan üç ilişkidir.
Birincisi adaylıktır. Adaylar genel merkezlerde, il başkanlıklarıyla ve yerel güç odaklarıyla yapılan pazarlıklarla belirlenir. Bu yüzden aday, daha seçilmeden tabana değil, kendisini listeye yazanlara borçludur.
İkincisi kentin ekonomisidir. İmar, ihale ve kentsel dönüşüm belediyeyi yerel sermayenin baş muhatabı yapar. Müteahhit, emlakçı ve oda çevreleri başkanın karşısına her gün çıkar. Kentin emekçileri ise beş yılda bir.
Üçüncüsü mali bağımlılıktır. Bütçe payları, İller Bankası kredileri, SGK ve vergi borçlarının yapılandırılması merkezi idarenin takdirindedir. “Silkeleme” talimatı bu bağımlılığın nasıl silaha dönüştüğünü gösterdi. Cemil Tugay’ın bağımsızlığını hizmetin daha hızlı geleceği gerekçesiyle savunması da o silahın karşısında bir başkanın nasıl düşündüğünü gösteriyor.
Bu üç ilişkinin tepesinde hukuki bir ilke durur: temsilî vekâlet. Bu ilke temsilciyi kendisini seçenlerin talimatından bağımsız kılar ve 1789’dan beri burjuva parlamentarizminin temel taşıdır. Feodal zümrelerin bağlayıcı vekâletine karşı ilerici bir adımdı, ama temsil edileni temsilci üzerindeki her denetimden de yoksun bıraktı. Mazbata, verildiği andan itibaren üzerinde adı yazanın mülküdür. “Kişisel ihanet” söylemi bu mülkiyet ilişkisini sorgulamaz, yalnızca mülk sahibinin ahlakını sorgular. Öfke kişiye yöneldikçe zemin olduğu gibi kalır. Geriye çıkan tek ders, bir dahaki sefere “daha sadık” bir aday bulmaktır. Böylece eleştirilen şey, yani mazbatanın kişiselleşmesi, eleştiri adına yeniden üretilmiş olur.
Uzlaşmacılığın maddi zemini
Tarihsel olarak sosyal demokrasi, emekçilerin beklentilerini sandık yoluyla devletin içine taşıyabileceğini vaat eder. Ama devletin aygıtlarını ve dayandığı mülkiyet ilişkilerini dokunulmaz sayar. 4 Ağustos 1914’te savaş kredilerine onay veren SPD’den 1983’te geri adım atan Mitterrand’a kadar bu gerilim hep aynı yönde çözüldü. Lenin 1914’teki çöküşü liderlerin karakter zaafıyla açıklamayı reddetti. Oportünizmin ardında, emperyalist kârlardan pay alan bir işçi aristokrasisinin ve onun parti-sendika bürokrasisinin maddi çıkarını gördü.
Bu çözümleme Türkiye’deki sosyal demokrat harekete ya da genel olarak muhalefet partilerine olduğu gibi taşınamaz. Türkiye’de sosyal demokrasi örgütlü işçi sınıfından doğmadı, Türkiye de emperyalist kâr dağıtan bir merkez değil. Taşınabilecek olan Lenin’in vardığı sonuç değil, sorduğu sorudur: Bu tutumu hangi katmanın maddi çıkarı taşıyor?
Muhalefetin sosyal demokrasisi bugün büyük ölçüde belediyecilikte somutlaşıyor: kreşler, kent lokantaları, sosyal yardım kartları. Bu hizmetlerin çevresinde bir katman oluşur: belediye şirketlerinin yöneticileri, danışmanlar, ihale alan firmalar, kentsel dönüşümün yerel ortakları. Bu katmanın konumu bir programa değil, kamusal kaynaklara erişime bağlıdır. O erişim de Ankara’nın takdirine bağlıdır.
Ücretin ay sonunu getirmediği, kiranın emekçiden mülk sahibine düzenli bir servet aktarımına dönüştüğü, bakım yükünün kadınların omzuna yıkıldığı bir ülkede bu hizmetler gerçek ihtiyaçlara karşılık gelir. Çocuğunu kreşe bırakabilen bir anneye “bu yalnızca reform” demek akıl işi değil. Sorun hizmetin kendisinde değil, nasıl sunulduğunda. Hizmet bir hak olarak değil, başkanın cömertliği olarak, onun adı ve fotoğrafıyla sunulduğunda, rozet değiştiğinde tartışılan şey de ilke değil, hizmetin sürüp sürmeyeceği olur. Beklenti aşağıdan gelir, imkân yukarıdan dağıtılır. Aradaki kişi de iki taraf arasında kendi konumunu pazarlar. Rozet değiştiğinde bu katman da başkanla birlikte yer değiştirir. Transferlerin maddi zemini budur.
Sandıktan sonra irade
Marx, Fransa’da İç Savaş’ta Komün’ü tam da temsilî vekâletin karşısına koyar. Ona göre halk, egemen sınıfın hangi üyesinin kendisini parlamentoda yanlış temsil edeceğine üç ya da altı yılda bir karar vermeyecekti. Genel oy, örgütlü halka hizmet edecekti. Engels 1891’de bunu iki önleme bağladı. Birincisi, her göreve seçimle gelinmesi ve seçilenin her an geri çağrılabilmesi. İkincisi, görevlilere işçi ücretinden fazlasının ödenmemesi.
Türkiye’de de geri çağırma var, ama ters yönde işliyor. Anayasa’nın 127. maddesi ve Belediye Kanunu’nun 47. maddesi, hakkında soruşturma ya da kovuşturma açılan seçilmiş başkanı geçici bir tedbir olarak görevden uzaklaştırma yetkisini İçişleri Bakanı’na veriyor. 2016’dan beri kayyum yolu da açık. Başkanı seçen insanlar onu geri çağıramıyor, bakan ise uzaklaştırabiliyor. 1982 Anayasası’nın parti değiştiren vekilin üyeliğini düşüren ve 1995’te kaldırılan hükmü de çözüm değildi. O hüküm vekili halka değil, genel merkeze zincirliyordu. Seçileni bağlamak gerekiyorsa, bağlanacağı yer onu seçenlerdir.
Komün bugüne hazır bir model bırakmaz, ama üç soru bırakır.
Geri çağırmanın öznesi kim? Sovyetlerde geri çağırma mümkündü, çünkü insanlar işyerlerinde ve birliklerinde örgütlüydü. Dağınık bir halkın elinde ise geri çağırma, kampanyayı yürütecek parayı ve medyayı bulanlara geçer.
Temsilcinin maddi konumu ne olacak? Temsilcinin yaşamı temsil ettiklerinin yaşamından koptuğunda hiçbir hukuki denetim yetmez.
Mali bağımlılık sürerken hukuk ne işe yarar? Bütçe payları yasal bir formüle bağlanmadıkça, en kusursuz düzenleme bile Ankara’nın vanayı kısma gücü karşısında kâğıt üzerinde kalır.
Bu üç soruya karşılık gelen somut adımlar düşünülebilir. Birincisi, geri çağırma. Oy hakkı olanların belirli bir oranının imzasıyla başlayan bir oylama: İlk ve son yılda kullanılamaz, imzaları bağımsız bir kurul doğrular, başkanı düşürmek için de seçildiği oydan fazlası gerekir. Partisini değiştiren ya da partisinden ayrılan başkan da yeni konumunu aynı koşullarla kentin oyuna sunar. İkincisi, temsilcinin maddi konumu. Başkanın, belediye şirketi yöneticilerinin ve danışmanların gelirleri ve mal varlıkları her yıl açıklanır, bu gelirler belediye işçisinin ücretine bağlı bir tavanla sınırlanır. Üçüncüsü, belediye payları ve borç yapılandırmaları yasal bir formüle bağlanır. Bunlara mahalle meclislerinin ve katılımcı bütçenin bağlayıcı hâle getirilmesi eklenebilir.
Bugünkü rejimde geri çağırmanın iktidarın elinde muhalefet belediyelerine karşı bir silaha dönüşeceği itirazı yerindedir. Yüksek eşik, takvim sınırı ve bağımsız doğrulama tam da bunun için var: Seçildiği oydan fazlası toplanmadan hiçbir başkan düşürülemez. Ama hiçbir düzenleme o iradeyi taşıyacak örgütlülüğün yerini tutmaz.
Özeleştiri neyi değiştirir?
Bu soruları sormak, baskı altındaki muhalefete yüklenmek anlamına gelmez. Önümüzde iki kolay yol var ve ikisi de çıkmaz sokak. Birincisi, iktidarın kuşatmasını görmezden gelen bir eleştiri. Bu eleştiri, niyeti ne olursa olsun, otoriterleşmenin diline yaklaşır. İkincisi, her şeyi o kuşatmaya havale eden bir suskunluk. Bu da emekçi halkın siyasal ufkunu daraltır. İki yol da halkı kendi kaderini belirleyen bir güç olarak değil, bir merkezin arkasına dizilecek bir kitle olarak görür.
Muhalefetin, Yeni Parti de dâhil, özeleştirisi bu düzlemde sınanır. Yeni Parti bir sol hareket değil, ama işçi hareketinin geliştirdiği özeleştiri ölçütleri onu tartmak için de iyi bir terazidir.
Özeleştiri değiştirici olmalıdır. Marx, proleter hareketin kendini durmadan eleştirmesini ve geçmiş adımlarını acımasızca yeniden tartmasını onun ayırt edici niteliği saymıştı. “Kaybettiğimiz başkanlar” üzerine tutulan yas, hiçbir ilişkiye dokunmadığı sürece özeleştiri sayılmaz. Eleştiri ancak tüzüğe, aday belirleme usulüne ve ihale pratiğine yansıdığında tamamlanır.
Özeleştiri gerçeğe dayanmalıdır. Aday hangi pazarlıkla belirlendi? İhaleler kimlere, hangi şeffaflıkla verildi? Borç ne kadardı, kimin takdirine bağlıydı? Kentin insanları seçtikleri kişiyi hangi kanaldan denetleyebildi?
Özeleştiri açık olmalıdır. “Sıradaki kim?” fısıltılarıyla yürüyen bir değerlendirme özeleştiri değildir. Mazbatalara el konulmasına haklı olarak “gasp” diyenler, kendi mazbatalarının neden bu kadar kolay devredilebildiğini de aynı açıklıkla sormak zorunda.
Mazbata kimin?
Tugay’ın gerekçesine dönelim. Bağımsız kalmak hizmetin daha hızlı gelmesi demekse, hizmet Ankara’dan İzmir’e başkanın tutumu ölçüsünde akıyor demektir. Böyle bir düzende İzmirliler egemen değil, dilekçe sahibidir. Sandık, iradenin başladığı yerdir. Ama iki seçim arasında oy verenlerin elinde beklemekten başka araç yoksa, o irade sandıktan çıktığı anda başkasının mülküne dönüşür. Asıl soru kimin ihanet ettiği değil, mazbatanın kime ait olduğudur: Üzerinde adı yazana mı, o mazbatayı sandıktan çıkaranlara mı?










YORUMLAR