Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Veli Şahin
Veli Şahin

Eylemde vitrin taşlamak! Şiddet ve fayda üzerine…

Dünyada her yıl yaklaşık 3 milyon emekçi iş kazaları ve meslek hastalıkları yüzünden ölürken, neden bir cam bu ölümlerden daha kolay gündem olur?

Çünkü camın faili, anı, görüntüsü vardır. Öteki şiddet ise yasal, sessiz, dağınık ve süreklidir. Bir mesainin uzatılması, bir denetimin ertelenmesi, bir taşeron sözleşmesi, yıllar sonra konan bir silikoz teşhisi… Kimse taş atmaz, yine de insanlar ölür. Bir düzenin şiddeti ne kadar olağanlaşırsa o kadar az şiddet gibi görünür.

Bir gösterinin ardından ekranlara düşen ilk görüntü çoğu zaman kırık bir vitrin olur. Hemen ardından soru gelir: “Bunun kime faydası var?”

Kötü bir soru değil. Doğru sorulursa belki en önemli soru… Sorun, bu sorunun hep aynı tarafa sorulması.

Mücadele araçları, kullanıldıkları koşullardan ve doğurdukları sonuçlardan bağımsız değerlendirilemez. Aynı araç bir yerde karşı tarafı masaya oturtur, başka bir yerde katılanların bile bir hafta sonra unuttuğu bir pratiğe dönüşür. Aradaki fark araçta değil; katılımda, örgütlenmede, hedefte ve zamanlamadadır. Grev, işgal, boykot, yürüyüş, oturma eylemi… Hiçbir mücadele biçimi peşinen reddedilemeyeceği gibi hiçbiri koşullarından koparılarak yüceltilemez de.

Marx, Kapital’de makine kırıcılarını anlatırken işçilerin makineyle onun sermaye tarafından kullanılışını birbirinden ayırmasının zaman ve deneyim gerektirdiğini yazar. İşçinin karşısına ilk çıkan şey makinedir; işini kaybetmesine, çalışma temposunun artmasına, hayatının denetiminden çıkmasına aracılık eden somut nesne. Fakat sömürünün kaynağı makinenin kendisinde değildir. Mücadelenin ilerlemesi, bu ayrımın kurulmasına bağlıdır.

Burada değerli olan, yaşananın bir suç dosyası gibi değil, bir öğrenme süreci içinde okunmasıdır. Bu, her öfke gösterisinin kendiliğinden doğru hedefi bulacağı anlamına gelmez. Öfke dağılabilir, yanlış yere yönelebilir, kendisini doğuran ilişkileri değiştirmeden tükenebilir. Hatta devlet tarafından provokatif biçimde yönlendirilebilir. Hedefin netleşmesi tartışmayı, deneyimi ve örgütlenmeyi gerektirir.

Engels’in 1845’te işçilerin yaşam ve çalışma koşullarını anlatırken kullandığı “toplumsal cinayet” kavramı da bakışı tekil olaydan bu ilişkiler bütününe çevirir. İnsanların erken ölüme sürüklendiği biliniyor, buna yol açan koşullar yine de sürdürülüyorsa, sorumluluk yalnızca son anda yapılan hatada aranamaz. Türkiye’de işçi sağlığı alanında çalışanların “kaza” yerine “iş cinayeti” demekte ısrar etmesi de ölümlerin önlenebilirliğini ve onları üreten kararları görünür kılar.

Bütün bunlar kırık camı önemsiz yapmaz. Fakat kamuoyunun neyi hemen şiddet olarak tanıdığına, neyi hayatın olağan akışı saydığına ilişkin ciddi bir soru doğurur. Mülke verilen zararda sorumluyu arayan dikkat, insan hayatını aşındıran kararlarda da aynı ısrarı gösterebiliyor mu?

Bu soruyu yalnızca bir sokağa sormak yetmez. Gazze’de on binlerce insan öldürülürken, hastaneler, okullar, çadır kentler bombalanırken dünya seyrediyor. Yıkılan her bina bir görüntü olarak elden ele dolaşıyor. Fakat bu görüntüler, bir vitrinin kırılmasının yarattığı “düzen” telaşını yaratmıyor. Katliamı durdurabilecek hükümetler kınama metinleriyle yetiniyor. Silah, ticaret ve diplomasi ilişkileri kesintisiz sürüyor.

Fransa da bu sahnenin dışında değil. Sykes-Picot’yla bölgenin haritasını cetvelle çizenlerden biri, Suriye ve Lübnan’da manda yönetimi kuran, 2011’de Libya’nın bombalanmasına öncülük eden bir devletten söz ediyoruz. Dün terör listesinde tuttukları cihatçı Colani’yi bugün Elysée’de ağırlamaktan çekinmiyorlar. Bugün Paris’te kırılan bir camı şiddetin simgesi olarak gösterenler, aynı devletin Ortadoğu’da on yıllardır ortağı olduğu yıkımı dış politika, güvenlik ya da istikrar diye adlandırıyor. Kırık cam suç dosyasına giriyor, yerle bir edilen şehirler diplomasi dosyasına. Hangisinin suç sayılacağını belirleyen şiddetin büyüklüğü değil, kimin elinden çıktığıdır.

Şimdi o vitrinin kırıldığı sokağa dönelim. Fransa’daki öğrenci protestolarının merkezinde eğitime daha fazla kaynak talebi var. Öğretmen açığı, okulların yıpranması ve eğitimdeki eşitsizlikler, gençlerin gelecek kaygısıyla birleşiyor. Kamu eğitimi güç kaybettikçe, imkânı olan aileler başka seçeneklere yöneliyor. İmkânı olmayanlar ise daralan olanaklarla baş başa kalıyor.

Bu yüzden “Eğitime kaynak” talebi, toplam bütçeden biraz daha fazla pay istemenin ötesine geçer. Toplumun kaynaklarının hangi ihtiyaçlara ayrılacağına ilişkin bir itirazdır. Tasarrufun kimden istendiğini, hangi harcamaların ertelenebilir, hangilerinin vazgeçilmez sayıldığını sorgular.

Fransa’da Temmuz 2025’te Bayrou hükümetinin açıkladığı yaklaşık 43,8 milyar euroluk tasarruf planı, bu tercihin açık örneklerinden biriydi. İki resmî tatilin kaldırılması da öneriler arasındaydı. Bu öneri Eylül 2025’te geri çekildi. Fakat gündeme getirilmiş olması bile bütçe açığının bedelinin kimlere ödetilmek istendiğini gösteriyordu: Daha fazla çalışması, daha azıyla yetinmesi beklenenlere.

Üstelik borç tartışmasının kendisi de seçici. Fransa Merkez Bankası verilerine göre finans dışı şirketlerle hanehalklarının borcu, 2026’nın ilk çeyreğinde millî gelirin yüzde 134,2’sine ulaşarak kamu borcunu geride bırakıyor. Michael Roberts’ın vurguladığı gibi asıl mesele, kriz maliyetinin nasıl aktarıldığıdır. Özel kesimdeki çöküş kamu kaynaklarıyla sınırlanıyor. Daralma vergi gelirlerini düşürüp sosyal harcamaları artırıyor. Büyüyen açık da hizmet kesintilerinin gerekçesi yapılıyor. Krizin faturası kamuya kesildikten sonra, aynı kamuya fazla harcadığı söyleniyor.

Devletin sınıfsal tercihi burada belirginleşiyor. Sermayenin ayakta tutulması ekonomik zorunluluk sayılırken okuldan, hastaneden, emeklilik hakkından feragat edilmesi isteniyor. Kaynakların sınırlılığı herkes için aynı anlama gelmiyor. Bir tarafta korunması gereken yatırımlar ve alacaklar var. Öte tarafta ertelenebilecek ihtiyaçlar olarak görülen insan hayatları. “Bunun kime faydası var?” sorusu en çok bu bütçeye sorulmalı.

Bir çatışmanın görünür hâle geldiği an, o çatışmanın başladığı an olmayabilir. Sokakta öfkenin patlaması, öncesinde düzenin herkes için iyi işlediğini göstermez. Bazıları için düzen denen şey, yıllardır biriken güvencesizlik, eksilen hizmet ve daralan gelecek demektir.

Lenin, 1918 yazında yazdığı bir metinde, devrimin doğuma benzetilmesini teoride kabul eden, fakat iş başa düşünce onun acısından ve sarsıntısından ürkenlere Zola’yı ve Veresayev’i hatırlatır. İki yazar doğumu bütün sancısı, kanı ve tehlikesiyle anlatmıştır. Lenin sorar: Doğumun bu yüzünü gördü diye kim aşktan ve çocuk sahibi olmaktan vazgeçer?

Benzetmenin gücü, dönüşüm arzusuyla dönüşümün sarsıntısı arasındaki mesafeyi açığa çıkarmasındadır. Daha adil bir toplum istemek kolaydır. O isteğin yerleşik çıkarlarla çatıştığı anda aynı kararlılığı korumak daha zordur. Bir talep dilekçe olarak kaldığında makul bulunabilir. İşleyişi aksattığında, rahatı bozduğunda, karşısındakine bir bedel yüklediğinde ise onu destekleyenlerin bir bölümü geri çekilebilir.

Fransa’da da eğitime kaynak talebini haklı bulup bu talep sokağa taşındığında yalnızca oluşan rahatsızlığı konuşanlar var. Gençlerin geleceğini savunurlar; yeter ki o gelecek uğruna verilen mücadele bugünün düzenini sarsmasın.

Bir talebi haklı bulup o talep adına gerçekleştirilen belirli bir eylemi eleştirmek mümkündür. Cam kırılmasının katılımı daralttığını, tartışmayı taleplerden uzaklaştırdığını söyleyen birine cevap verilmelidir. Fakat bu cevap, yalnızca öfkenin haklılığını tekrarlayarak da verilemez. Haklı bir öfke, kendi amacına zarar veren biçimlerde de dışa vurulabilir.

Asıl siyasi mesele burada başlar: Birikmiş öfke nasıl kalıcı bir güce dönüşür?

Bir vitrinin kırılması bir haber olur. Bir fabrikanın durması bir hesaplaşma olur. Çünkü iş bırakmak, üretimin ve dolaşımın sürmesine bağlı çıkarları doğrudan etkileyebilir. Fabrikada, limanda, depoda, şantiyede çalışanların ortak hareketi, karşısındakine yalnızca bir itiraz duyurmaz. O itirazı dikkate almamanın maliyetini de yaratır.

Ama iş bırakmak da tek başına yeterli değildir. Bir grevin gücü katılımına, süresine, dayanışmasına, taleplerinin açıklığına ve baskı karşısında ne kadar sürdürülebildiğine bağlıdır. Örgütlü mücadele, doğru aracın adını söylemekten ibaret değildir. O aracı etkili kılacak ilişkileri kurmaktır.

Kırık cam ile duran fabrika aynı toplumsal hoşnutsuzluktan doğabilir. Bu, aynı siyasi sonucu doğuracakları anlamına gelmez. Bir eylem öfkeyi görünür kılarken bir başkası insanları ortak karar almaya, birlikte direnmeye ve güçlerini sınamaya yöneltebilir. Aradaki farkı tartışmak, öfkeyi küçümsemek değildir. Onun boşa harcanmasını istememektir. Yazının başındaki ölçü burada da geçerli: Ne peşinen reddetmek ne de koşullarından koparıp yüceltmek.

Öğrencinin eğitim talebiyle öğretmenin çalışma koşulları, kamu emekçisinin kadrosuyla işçinin emeklilik hakkı aynı bütçe tercihleri içinde birbirine bağlanıyor. Bu bağın mücadele içinde de kurulması, dağınık itirazları ortak bir güce dönüştürebilir. Bunun için öfkenin yalnızca yayılması yetmez. İnsanların nerede buluşacağı, ne isteyeceği ve birlikte ne yapacağı üzerine çalışmak gerekir.

Fransa’da kırılan camın hesabı tutulacaksa, hesap orada kapanmamalı. Okuldan esirgenen kaynağa, emekçiye yüklenen tasarrufa, krizlerde korunan çıkarlara kadar uzanmalı. Camı kıran elin sorumluluğunu konuşmak, bütçeyi hazırlayan ellerin sorumluluğunu görünmez kılamaz.

Camın yenisi takıldığında geriye yalnızca görüntü de kalabilir, ortak talepleri ve birlikte hareket etme iradesi olan bir hareket de. Asıl soru, öfkenin dağınık kıvılcımlar olarak mı söneceği, yoksa onu doğuran koşulları değiştirecek örgütlü bir güce mi dönüşeceğidir…

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER