Bir ülkede kriz derinleştiğinde iktidarın önünde iki seçenek olur: Ya zenginlerden alıp yoksulları koruyacaktır ya da yoksulların cebine son bir kez daha uzanacaktır. Türkiye’de bugün tanık olduğumuz şey, bu ikinci seçeneğin artık alenileşmiş hâlidir. Genel Sağlık Sigortası (GSS) primine yapılan yüzde 100 zam, sadece bir “teknik düzenleme” değil, siyasal bir tercihin ilanıdır.
GSS primini kendi cebinden ödeyenler için oran yüzde 3’ten yüzde 6’ya çıkarıldı; böylece 780 lira olan aylık prim 1.560 liraya yükseldi. Bu artış kimleri vuruyor? Zaten işsiz bırakılmış, güvencesiz çalışmaya zorlanmış, hayat pahalılığı altında ezilen milyonları. Geliri olmayan insana, “Sen önce sağlık primini öde, ondan sonra nefes almayı düşün” deniyor.
Kâğıt üzerinde “herkes eşit vatandaş”. Ama uygulamaya bakınca aynı prim yükünü; bir yanda büyük servet sahibi ailelerin çocukları, diğer yanda aylarca işsizlikle boğuşan gençler ödüyor. Yani devlette “eşitlik” şöyle işliyor: Zenginin cebinde hissetmeyeceği bir rakam, emekçinin hayatta kalma sınırı ile kira faturası arasındaki çizgiyi belirliyor.
Burada çıplak sınıf gerçeği ile karşı karşıyayız. Sosyal devlet, geliri olmayanı korumak için vardır; işsizden, güvencesizden düzenli prim tahsil etmek için değil. Bütçede tercih yapılırken, “kimin sırtına bineceğiz” sorusuna verilen yanıt, devletin gerçek sahibi olarak kimin görüldüğünü de gösterir.
İktidar uzun süredir yeni bir “vergi düzeni” inşa ediyor: Adı açıkça konmayan, çoğu zaman dolaylı, çoğu zaman da “prim” ya da “harç” kılığına girmiş yükler. Sağlık, eğitim, ulaşım, enerji… İnsanların vazgeçemeyeceği temel alanlar, adım adım ek maliyet alanına dönüştürülüyor.
GSS prim oranını yüzde 6’dan yüzde 12’ye kadar çıkarma yetkisinin tek elde toplanması, bu açıdan kritik. Bugün 1.560 lira olan tutar, yarın bir kararla iki katına çıkabilir. Meclis tartışması yok, toplumsal müzakere yok, demokratik denetim yok. Bu, sadece bir sosyal güvenlik düzenlemesi değil; milyonların yaşamı üzerinde keyfî tasarrufa açık bir yapı demektir.
Üstelik zam sadece bugünden sonrayı kapsamıyor; geçmiş prim borçlarını da ikiye katlıyor. Yıllardır işsizlik ve güvencesizlik nedeniyle prim ödeyememiş insanların borcu, “madem ödeyemedin, sana ceza gibi katlayayım” mantığıyla büyütülüyor. Bu, sosyal politika değil; alacak tahsiline indirgenmiş bir devlet pratiğidir.
Anayasa, sağlığı herkes için bir hak olarak tanımlar. Gerçekte ise tablo giderek hak–ayrıcalık ayrımına sürükleniyor: Düzenli ödeyebilen için erişilebilir bir hizmet, ödeyemeyen için borç, gecikme faizi, bürokratik baskı. Sağlık sistemi, “hastaya hizmet” değil, “primini tam ödeyen müşteriye hizmet” mantığı ile yönetilmeye başlıyor.
Bu anlayışta SGK, sosyal güvenlik kurumu olmaktan çıkıp bir tür tahsilat idaresine dönüşüyor. Aynı ülke, büyük şirketlerin vergi borçlarını yapılandırma adı altında fiilen silebiliyor; büyük projelere döviz garantisi veriyor; kamu kaynaklarını lüks harcamalara, şatafata seferber edebiliyor. Ama iş halkın sağlık hakkına gelince, “bütçe açığı var, fedakârlık yapın” deniyor.
Bu ülkenin ekonomik krizini, yüksek enflasyonunu, derin işsizliğini yaratanlar emekçiler değil. Siyasi tercihlerle inşa edilmiş, sermayeden yana kurulmuş bir ekonomik modelin sonuçları bunlar. Ancak fatura; her yeni vergi, her yeni prim zammı, her yeni harç artışıyla yine geniş halk kesimlerine kesiliyor.
Asgari ücrete yapılacak zam daha cebe girmeden, GSS primi gibi kalemler üzerinden geri alınıyor. Bir el “tarihi zam” diyerek alkış beklerken, diğer el zamlı asgari ücreti daha baştan eritiyor. Bu, sadece iktisadi bir işlem değil; insanların umudunu ve geleceğe dair güvenini törpüleyen bir siyasal pratik.
Bu ülkenin kaynakları, bu halkın ürettiği değer, birkaç ayrıcalıklı grubu değil; çoğunluğu, yani emekçileri yaşatmak için var. Sağlık, pazarlık konusu yapılamayacak kadar temel bir haktır. GSS zammı, bu hakkın giderek piyasa ilişkilerine teslim edilmesinin son halkalarından biridir.
Bugün ses çıkarılmazsa, yarın aynı mantık suya, barınmaya, eğitime daha sert biçimde yansıyacak. Soru şudur: Krizi çıkaranlar mı bedel ödeyecek, yoksa krize rağmen ayakta kalmaya çalışan milyonlar mı?









YORUMLAR