Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Utku Çelik
Utku Çelik

YÖK’ün kapalı kapılar ardındaki “Üç Yıllık Lisans” planı

Bir süredir akademi koridorlarında, öğrenci kantinlerinde ve eğitim çevrelerinde fısıltı halinde dolaşan bir iddia var. Aslında buna sadece “iddia” diyerek geçiştirmek büyük bir saflık olur; zira Yükseköğretim Kurulu (YÖK) cephesinden gelen yetkili açıklamaları alt alta koyduğumuzda, lisans eğitim süresinin dört yıldan üç yıla indirilmesi yönünde ciddi bir hazırlığın adım adım örüldüğünü görüyoruz.

Fakat ortada çok temel bir sorun var: Şeffaflık nerede? Bugüne kadar planın kapsamı, işleyişi veya stratejik vizyonu hakkında kamuoyuyla paylaşılmış tek bir net taslak yok. YÖK’ün kendi stratejik planları da dahil olmak üzere hiçbir resmi evrakında böylesi devasa bir değişikliğin izine rastlayamıyoruz. Yüz binlerce öğrenciyi, on binlerce akademisyeni ve ülkenin bilimsel geleceğini ilgilendiren bu ölçekte bir dönüşüm; gerekçeleri, hedefleri ve olası tahribatları tartışılmadan, adeta “ben yaptım oldu” mantığıyla, anlık bir kararla hayata geçirilmek isteniyor.

Yeni tasarıya ilişkin basına yansıyan kısıtlı beyanlardan anlaşılan şu: Kredi toplamı ve öğrenim çıktıları kağıt üzerinde korunacak, ancak akademik takvim yoğunlaştırılarak dört yıllık koca bir müfredat üç yıla preslenecek. Bu yaklaşım, üniversitelerin ve farklı disiplinlerin özgün ihtiyaçlarını tamamen göz ardı eden, müfredatı merkezi bir bant sistemine dönüştüren bürokratik bir hamledir.

Açık konuşalım: Bu model, eğitimin niteliğini değil, öğretim süresini ve tamamlanan kredi sayısını önceleyen bir performativite yanılsamasından ibarettir. Oysa üniversite dediğimiz kurum, yalnızca dersliklerde hap gibi bilgi tüketilen bir lise değildir. Üniversite; okuma, özgürce tartışma, araştırma, uygulama, geri bildirim alma ve en önemlisi “düşünsel olgunlaşma” süreçleriyle anlam kazanır. Akademik takvimin nefes aldırmayacak şekilde sıkıştırılması, öğrenciyi yıl boyunca kesintisiz bir sınav ve ödev döngüsüne hapsedecektir. Düşünmeye, sindirmeye ve sorgulamaya vakit bulamayan bir zihinde, öğrenmenin derinliği ve kalıcılığı doğal olarak yok olacaktır.

Madalyonun diğer yüzünde ise bu sistemin tüm idari ve akademik yükünü omuzlayacak olan öğretim üyeleri var. Dönem sayısının artması; akademisyenler için yıl boyunca daha fazla ders yürütmek, bitmek bilmeyen bir ölçme-değerlendirme mesaisi yapmak ve ağırlaşan bir öğrenci danışmanlığı sorumluluğu altında ezilmek anlamına geliyor.

Bu tablonun yaratacağı en tahripkâr sonuç, akademisyenin yegâne varoluş amacı olan “araştırma” için ayrılan zamanın fiilen gasp edilmesidir. Öğretim üyelerinin araştırma, yayın, proje geliştirme, laboratuvar ve saha çalışmaları için bulabildikleri o kısıtlı zaman dilimleri tamamen ortadan kalkacaktır. Akademik emeğin odak noktasının araştırmadan “kesintisiz ders yüküne” doğru kaydırılması, üniversitenin bilgi üreten kamusal işlevini doğrudan felç edecektir. Özellikle de kadro sayısının ve altyapı olanaklarının zaten yetersiz olduğu taşra üniversitelerinde bu model, telafisi imkânsız çöküşlere yol açacaktır. Derslik ve laboratuvar planlamaları kilitlenecek; sınav, itiraz, telafi süreci gibi idari yükler içinden çıkılmaz bir hal alacaktır. Kısacası, altyapı güçlendirilmeden sunulan bu “süreyi kısaltma vaadi”, devasa bir nitelik kaybını beraberinde getirecektir.

Bir üniversite, öğrencilerine sadece teorik bilgi aktardığı için değil; onları laboratuvarla, saha deneyimiyle ve bilimsel etkinliklerle tanıştırdığı ölçüde toplumsal bir değer yaratır. Türkiye gerçekliğine baktığımızda, birçok bölümde uzun süreli deneyler, saha çalışmaları, yaz okulları veya kongre hazırlıkları çoğunlukla yaz aylarında ya da dönem aralarında yürütülmektedir.

Siz akademik takvimi yılın çok büyük bir bölümüne yayar ve dönem aralarını kısaltırsanız, bu faaliyetler için ihtiyaç duyulan o kesintisiz zaman bloklarını yok etmiş olursunuz. Bu durum; atölye ve proje deneyimini, öğrencinin bilimsel üretime erken yaşta dahil olma fırsatlarını bıçak gibi kesecektir. Dahası, nefes almadan devam eden bu akademik yoğunluk, öğrencinin kültürel, sanatsal ve topluluk faaliyetlerine ayıracağı zamanı da gasp edecek; bütünlüklü gelişimini engelleyecektir. Hele ki eğitimini sürdürebilmek için çalışmak zorunda olan veya ailesinde bakım yükü taşıyan dezavantajlı öğrenciler için bu kesintisiz takvim, eğitime erişimi çok daha eşitsiz bir hale getirecektir.

Tasarıyı savunanların en çok sığındığı argüman ise belli: “Ama dünyada üç yıllık başarılı lisans örnekleri var.”

Elbette var. Ancak o ülkelerdeki programlar, dört yıllık bir müfredatın zoraki bir şekilde preslenmesiyle oluşturulmuş yamalı bohçalar değildir. Onlar en baştan üç yıla göre tasarlanmış, farklı kredi dağılımlarına sahip ve güçlü öğrenci destek mekanizmalarıyla donatılmış sistemlerdir. Ayrıca o ülkelerde yükseköğretim, ortaöğretim ve öncesindeki eğitim kademeleriyle entegre, bütüncül bir yapının parçası olarak kurgulanmıştır. Türkiye’deki lise eğitiminin kronik sorunlarını görmezden gelerek, bu bütünlüğü gözetmeden yapılacak her türlü ithal ve köklü değişiklik, gençlerin öğrenim hayatında kapanmaz gedikler açacaktır.

Gelelim meselenin belki de en karanlık yüzüne… YÖK’ün bu düzenlemesini, staj alanında yapılması planlanan değişikliklerden bağımsız okumak büyük bir körlüktür. Bazı illerde pilot olarak uygulandığı iddia edilen “uzun süreli staj” modelleri, kulağa masum gelen “mesleki deneyim” ambalajının altında vahşi bir gerçeği saklıyor: Öğrencilerin ucuz ve güvencesiz işgücü olarak çalıştırılması.

Bugün ortaöğretimde MESEM modeliyle karşımıza çıkan, “eğitim” görünümü altında sermayeye ucuz emek sağlama pratiği, şimdi üniversite düzeyine taşınmak isteniyor.

Yükseköğretimin yoğun bir piyasa baskısı altında olduğu günümüzde, okuldaki öğrenim süresinin kısaltılarak staj sürelerinin uzatılması tesadüf değildir. Bu hamle, öğrenciye mesleki deneyim kazandırma konusundaki kamusal sorumluluğun, tamamen sermayenin kontrolüne ve insafına devredilmesidir. Şirketlerin, adil ve güvenli bir öğrenim ortamı yaratmak yerine öğrencileri yalnızca kendi kârlarını artıracak biçimde kullandığı, bugüne kadar yaşanan iş cinayetleriyle sabit olan acı bir gerçektir. Sigorta, insanca yaşanacak bir ücret, iş güvenliği ve sendikal haklar açık biçimde güvence altına alınmadan dayatılan “uzun süreli stajlar”, gençleri sermaye için düşük maliyetli kölelere dönüştürmekten başka bir amaca hizmet etmeyecektir.

Üniversite, tek tipçi ve merkeziyetçi kararlarla yönetilebilecek bir yapı değildir. Farklı disiplinlerin, fakültelerin ve programların içerik ve süre ihtiyaçları birbirinden tamamen farklıdır.

Eğitimde hayata geçirilecek her düzenleme; kapalı kapılar ardında alınan otoriter kararlarla değil, ilgili akademik birimlerin değerlendirmeleri temel alınarak belirlenmelidir. Kredi yükü yeniden tasarlanmadan, kadro ve altyapı güçlendirilmeden “hızlandırma” adı altında yapılacak her girişim üniversitelerin bilimsel kapasitesini zayıflatacaktır. Eğitim süresi ve staj uygulamalarına ilişkin her adım; piyasanın doymak bilmez iştahına göre değil, bilimsel ölçütler, toplumsal eşitlik ve akademik emeğin onurlu koşulları gözetilerek atılmalıdır.

Şeffaf ve katılımcı bir tartışma süreci işletilmeden atılan her adım, ülkenin geleceğine ipotek koymaktır.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER