Türkiye siyasal tarihinde iktidarların yargıyı birer giyotine dönüştürdüğü dönemler her zaman olmuştur. Ancak Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP Genel Merkez Yönetimi hakkında verdiği “mutlak butlan” kararı, bu geleneği niteliksel olarak çok daha tehlikeli bir aşamaya taşımaktadır. Bu karar, yalnızca bir muhalefet partisinin iç işleyişine müdahale etmekle kalmıyor; muhalefeti tamamen felç etmeyi, parçalamayı ve nihayetinde iktidarın kontrolünde, alternatifsiz bir siyasal düzen inşa etmeyi amaçlıyor. Bu hamle, mevcut rejimin kendi faşizmin inşa sürecini kesin olarak tahkim etmenin kritik bir dönüm noktasıdır.
Kararın zamanlaması, iktidarın stratejik hesabını açıkça ele vermektedir. Operasyonun bir bayram tatili arifesine, toplumsal tepkilerin örgütlenmesinin en zor olduğu, piyasaların kapalı olacağı günden önce denk getirilmesi rastlantı değildir.
31 Mart 2024 seçimlerinden birinci parti olarak çıkmış, milyonlarca yurttaşın iradesini arkasına almış bir siyasi partinin yönetimini mahkeme kararlarıyla geçersiz kılmak, seçme ve seçilme hakkını fiilen ortadan kaldırmaktır. Bu, faşizmi inşa eden rejimlerin en bilindik taktiğidir: Kurumları tamamen kapatmak yerine, onları içeriden ele geçirip kendi amaçları doğrultusunda araçsallaştırmak. Sandık kurulur, mahkemeler çalışır, parlamento açık kalır; ancak ortaya çıkan sonuçlar her zaman iktidarın tahammül sınırları içinde kalmak zorundadır.
Bu noktada, muhalif çevreleri esir alan en büyük yanılsamayı, yani “piyasalar buna izin vermez” şeklindeki liberal kaderciliği tamamen bir kenara bırakmak gerekir. Borsanın düşmesi, kur baskısı ya da rezervlerin erimesi, otoriter bir iktidarı hedefinden döndürmeye yetmez. Hatta piyasalarda şok etkisi yaratacak bazı hamleleri sermayenin klikleri bilinçli olarak organize ettiği de bilinmektedir. Böylesi beklentiler toplumsal ve siyasal mücadelenin yerini alma çabasıdır. Tarihsel değişimi tetikleyen şey piyasa fiyatları değil, örgütlü halk iradesinin kararlı duruşudur.
Demokratik haklar, soyut bir anayasal metin değildir; ona gerçek anlamını veren ve onu her yıkım anında yeniden ayağa kaldıran yegane güç, örgütlü halk hareketidir. Bu yüzden bugün yaşananları birer seyirci gibi izleyenler, dengeleri gözeterek sessiz kalanlar ve suskunluğu güvenli bir liman sananlar ağır bir yanılgı içindedir. Bu kırılma anında tarafsız kalmaya çalışmak, açık bir teslimiyettir. Tarih, bu kritik eşikte ses çıkarmayanları da zalimin suç ortağı olarak yazacaktır.
Yusuf Hayaloğlu’nun yazdığı, Ahmet Kaya’nın seslendirdiği o dizeler, bugünkü sessizliğe karşı yapılmış en net çağrıdır:
Başını kuma saklayanlardan
Tiksindim, başkaldırıyorum.
Gözü bağlanmış korkulardan
Yasaklardan baskılardan
Asla irkilmiyorum, çünkü;
Kan emici yarasadan
Çıldırdım, başkaldırıyorum.
Üç kağıtçının, pezevengin
Teslimiyetin ve mihnetin
Yolu uğramayacak bana…
Bugün “başını kuma saklayanlar” sadece iktidarın açık destekçileri değildir; asıl sorumlular, ses çıkarması gerektiği yerde susanlar, fırtınanın geçmesini bekleyip “zamanı gelince” pozisyon almayı hesaplayanlardır. Ancak tarihsel kırılma anlarında zaman geri alınamaz; o kritik an kaçırıldığında, bugün sığınılan sessizlik kalıcı bir siyasi yenilgiye dönüşür.
Halkın değişim iradesi yargı kararlarıyla sonsuza kadar bastırılamaz. Türkiye’de geniş halk kitleleri mevcut yönetim anlayışından ve onun dayatmalarından bıkmış durumdadır. Bu biriken öfke ve enerji, güçlü bir siyasal dalgaya dönüşme potansiyeli taşımaktadır. Bu enerjiyi örgütleyecek ve geleceği kuracak olanlar ise süreci kenardan izleyen seyirciler değil, bedel ödemeyi göze alarak mücadele edenler olacaktır.









YORUMLAR