Türkiye Bilişim Vakfı’nın hazırladığı Türler Arası Para Raporu, doğanın ve insan dışı türlerin ekonomik sistemde görünmez kaldığı tezinden hareketle, blokzincir tabanlı dijital kimlikler, yapay zeka destekli izleme sistemleri ve dijital cüzdanlar aracılığıyla bu türlerin ekonomik aktörler haline getirilmesini öneriyor. Ormanların karbon tutma kapasitesi, arıların tozlaşma hizmeti, deniz ekosistemlerinin biyolojik üretkenliği gibi katkılar bugün pozitif dışsallık olarak kabul ediliyor ve fiyat mekanizmasının dışında kalıyor; bu görünmezlik çevresel tahribatı sistematik biçimde artırıyor. Çözüm olarak, türler ve ekosistemler için dijital ikizler oluşturulması, bu ikizlere bağlı cüzdanlar açılması ve üretilen ekosistem hizmetleri karşılığında insanlara ödeme yapılması öngörülüyor. Ruanda’daki dağ gorilleri üzerindeki pilot uygulamada, kamera tuzakları, DNA verileri ve ziyaretçi fotoğraflarıyla zenginleştirilmiş bir veri havuzu oluşturuluyor; yapay zeka bu verileri analiz ederek gorillerin ihtiyaçlarını tespit ediyor ve kaçak tuzakların kaldırılması gibi eylemler, goriller adına açılan dijital cüzdanlardan yerel aktörlere/insanlara ödeme yapılarak gerçekleştiriliyor. Benzer şekilde İstanbul’daki sokak kedileri için mikro cüzdanlar, tarımsal alanda arı kolonilerinin tozlaşma hizmetinin finansallaştırılması ve dağ turizminde ekolojik performans primleri düşünülüyor. Rapor bu modeli merkez bankası dijital parası benzeri yapılardan merkeziyetsiz tokenlara kadar çeşitli teknik mimarilerde hayata geçirilebilir olarak tanımlıyor ve bunu soyut bir etik çağrıdan çıkarıp finansal olarak kurulabilir, sürekliliği olan bir modele dönüştürme iddiası taşıyor.
Ancak bu iddia, paranın doğasına dair temel bir soruyu gündeme getiriyor. Para, devletin veya bir kurumun istediği kadar basabileceği bir kağıt parçası mıdır, yoksa arkasında değer üreten bir ekonominin olması mı gerekir? Para, mübadelenin sonucudur; farklı emek ürünlerinin birbirleriyle eşitlendiği ve böylece metaya döndüğü değişim sürecinden kristalleşir. Klasik bir benzetmeyle, bir gümüş parçasını şilin diye yeniden adlandırarak onu daha değerli hale getiremezsiniz, tıpkı bir kısa adamı daha uzun yapmak için bir ayağı on beş inç olarak ilan edemeyeceğiniz gibi. Devlet hesap birimini saptama tekeline sahip olabilir, ama tedavüle sokulan paranın değerini istediği gibi tayin edemez. Çünkü devlet kapitalizmde baskın ve kadir-i mutlak değildir. Hâkimiyet kapitalist şirketler, bankalar ve kurumlardadır; kararları kâr ve kârlılığa bakarak onlar verirler. Metaların ve paranın değerini içeriden belirleyenler bunlardır. Değer yasası, değerin metaların genel üretiminde harcanan sosyal olarak gerekli emek zamanına bağlı olması bilinçli olarak görünmez kılınmaktadır. Raporun ileri sürdüğü para hafızadır metaforu aslında bu görünmezliğin bir başka yüzüdür. Para hafızaysa, bu hafıza insan toplumunun, belirli bir üretim tarzının içindeki sosyal ilişkilerin hafızasıdır; sekiz milyon türün hafızasını taşımadığı doğrudur, çünkü para kapitalist üretim tarzının hafızasıdır ve bu üretim tarzı doğayı hammadde kaynağı ve atık havuzu olarak konumlandırır. Doğanın kullanım değeri, metanın maddi öğesini oluşturur; ancak değişim değeri üretmez. Bu ayrım, Türler Arası Para modelinin temelini zaten sorunlu kılmaktadır.
Raporun doğayı ekonomik sisteme dahil etme çabası, aslında doğanın zaten kapitalist birikim sürecinin içinde olduğu gerçeğini gözden kaçırıyor. Doğa, kapitalizm için hâlihazırda bedava bir üretim faktörüdür. Raporun doğal sermayeyi fiyatlama çabası, doğanın kullanım değerini değişim değerine indirgeme girişiminden başka bir şey değildir; bu, doğanın metalaştırılmasıdır ve çıkan temel ders, metalaşmanın kapitalizmin genişleyen üretim tarzının içsel dinamiği olduğudur. Rapor bu noktada bir savunma geliştiriyor: Amaç doğayı topyekûn metalaştırmak değildir, varlıklaştırma ile bakım ve özen kavramlarının birbirine karışmaması gerekir. Türler yalnızca ekonomik varlık olarak değil, sürekli bakım sorumluluğu doğuran özne olarak ele alınmalıdır. Bu ayrım, kulağa hoş gelir ama teorik olarak çürüktür. Çünkü bakımın kendisi de bir üretim faaliyetidir ve bu faaliyetin fiyatlandırılması, emeğin metalaştırılmasından başka bir şey değildir. Bir arı kolonisinin tozlaşma hizmetinin fiyatlandırılması, bir dağ ekosisteminin turizm geliri üzerinden değerlenmesi, bir sokak kedisi popülasyonunun şehir imajına katkısı üzerinden ödüllendirilmesi; hepsi aynı mantığın farklı yüzleridir. Bakım retoriği, metalaştırmanın daha rafine, daha insani ambalajlanmış halidir. Raporun önerdiği life mark veya türler adına açılan dijital cüzdanlar, tam da dolaşım alanındaki sihirli değnek mantığının bir uzantısıdır. Bir merkez bankasının veya vakfın dijital para basmasıyla türlerin yaşam şansını artıracağı varsayılır. Oysa para, ancak arkasında değer üreten bir ekonomi varsa değer sahibi olabilir. Paranın üretim sürecine dahil olarak aktif bir şekilde değer yarattığını ve kendini genişlettiğini, yani sermaye olduğunu biliyoruz. Devlet harcamaları veya vakıf ödemeleri değer yaratmaz; bunlar mevcut değerin yeniden dağıtımından ibarettir. Paraya itibar sağlayan şey, üretken değerdir. Eğer Türler Arası Para modelinde bir goril ailesi adına açılan dijital cüzdanın değeri, arkasındaki üretken ekonomiye dayanmıyorsa, bu para spekülatif bir balondan başka bir şey olamaz. Bu yaklaşım dolaşım alanının el çabukluklarıyla büyüme ve tam istihdam uyumu elde edilebileceğini varsayar; oysa üretim ilişkileri ve bunlara tekabül eden bölüşüm ilişkileri, dolaşım aracının değiştirilmesi yoluyla bir dönüşüme uğratılamaz. Türler arası para modeli, dolaşım alanını yeniden düzenlemeyi bir ön gereklilik değil, dolaşım alanındaki dönüşümlerin sonucu haline getirmenin bir yolu olarak sunar. Bu durum kökten hatalıdır ve kapitalizmin gerçekliğini en iyi ihtimalle yanlış anlamaktadır!
İlginçtir ki raporun kendi içinde, bu eleştirilerin bazılarını doğrudan ya da dolaylı olarak gündeme getiren sorular vardır. Bu model mevcut eşitsizlikleri derinleştirir mi? Ekosistem verisi kimin mülkiyetinde? Karizmatik olmayan türler ne olacak? Bu sorular, raporun kendi sınırlarının farkında olduğunu gösterir. Ancak bu farkındalık, çözümü kendi sınıfsal konumunda arayamaz. Çünkü rapor, bu soruları bir tasarım problemi olarak ele alır; oysa bunlar yapısal sorulardır. Eşitsizlikleri derinleştirip derinleştirmeyeceği sorusu, finans sermayesinin tekelci egemenliği içinde teknolojik bir düzenlemeyle çözülebilecek bir mesele değildir. Ekosistem verisinin kime ait olduğu sorusu, veri tekellerinin egemenliği altında bir hukuki düzenlemeyle halledilebilecek bir konu değildir. Karizmatik olmayan türlerin akıbeti, piyasa mekanizmasının kendi içsel seçiciliğinin bir sonucudur ve bu seçicilik, modelin kendi finansal pazarlama stratejisinde bile açıkça görülür; rapor en okunur ve en kolay sözleşmeye bağlanabilir alanlardan başlamayı önerir. Yani goriller, kediler ve arılar öne çıkarılırken toprak mikroorganizmaları, yosunlar veya ekolojik olarak kritik ama sevimli olmayan türler geri planda kalır. Bu, piyasanın kendi dilidir ve rapor bu dili konuşmaktan kendini alamaz.
Teknolojik altyapı olarak öne sürülen yapay zeka, sensör ağları, blokzincir ve dijital kimlikler, üretim güçlerinin gelişmesi olarak tanımlanabilir. Raporun bir bölümünde teknolojik riskler de tartışılır; enerji tüketimi, veri manipülasyonu, veri sahipliği belirsizliği gibi konulara dikkat çekilir. Ancak rapor bu riskleri teknik aksaklıklar olarak görür ve onları aşabileceğini varsayar. Oysa bu riskler yapısaldır. Üretim güçlerinin gelişimi üretim ilişkilerinin çerçevesi içinde gerçekleşir ve bu çerçeve finans sermayesinin tekelci egemenliğidir. Finans sermayesinin banka sermayesi ve sanayi sermayesinin kaynaşmasından doğduğunu ve ekonominin her alanında belirleyici olduğunu unutmamak gerekir. Blokzincir ve yapay zeka, kendi başına sınıf üstü, tarafsız araçlar değildir. Teknoloji, burjuva toplumunda sermayenin hizmetindedir. Sensörlerin ve kamera tuzaklarının topladığı veriler, emperyalist merkezlerdeki veri tekelleri tarafından işlenip paketlenir. Veri, yirmi birinci yüzyılın petrolüdür ve bu petrolün kuyuları, finans sermayesinin kontrolündedir. Raporun veri sahipliği konusundaki belirsizliği, bu soruyu yanıtsız bırakmaktadır.
Raporu hazırlayan kurumun sınıfsal konumu tam da burada açığa çıkıyor. Türkiye Bilişim Vakfı, büyük teknoloji entegratörleri, danışmanlık şirketleri ve hukuk bürolarının yer aldığı çok paydaşlı bir sermaye örgütüdür ve teknoloji ile ekonomi ve sermaye piyasalarını entegre etmeyi amaçlar. Burjuva teorisini karakterize eden şey, onun sadece kapitalizmin yüzeyindeki görünüm ve görünümler arası ilişkileri ele almasıdır. Bu hegemonyanın bir ürünü olarak hazırlanan raporun doğayı ve türleri kurtarma iddiası taşıması, sınıfsal analiz çerçevesinde burjuvazinin kendi çıkarlarını evrensel çıkar gibi sunma eğiliminin tipik bir örneğidir. Teknolojilerin hangi hikâyeye yön vereceği sorusu, aslında sermayenin hangi hikâyeyi üreteceği sorusudur; çünkü teknoloji, bu toplumda sermayenin tekelindeki bir üretim gücüdür.
Raporun merkezindeki çelişki, doğayı kurtarma iddiasıyla doğayı daha derinlemesine metalaştırma arasındaki gerilimdir. Ekolojik kriz kapitalizmin içsel bir çelişkisidir. Kapitalizm, artı-değer sömürüsüne dayanır ve sınırsız büyüme arzusu taşır. Bu büyüme, doğal kaynakların tüketimini ve çevrenin kirlenmesini kaçınılmaz kılar. Rapor, bu çelişkiyi çözmek yerine piyasa mekanizmasının dışında kalan doğal süreçleri içeri çekerek piyasayı genişletmeyi önermektedir. Bu, kapitalizmin tipik bir “yeşil” görünümlü stratejisidir. Paranın para olarak işlevi kapitalist ekonominin merkezinde yer alır ve para, toplumsal zenginliğin cisimleşmiş hali olarak dolaşımdan çekilip biriktirilir; bu, kapitalist birikimin ilk ve en basit biçimidir. Doğanın fiyatlandırılması, doğanın kurtuluşu değil, sermayenin yeni bir birikim alanı bulmasıdır. Karbon kredileri, biyoçeşitlilik kredileri veya raporun önerdiği benzeri finansal araçlar ekolojik yıkımı durdurmaz; onu finansallaştırır ve spekülatif bir meta haline getirir. Raporun kendisinin de belirttiği spekülatif token yapıları riski, bu çelişkinin itirafıdır.
Ancak bu eleştiri yalnızca ideolojik bir çözümleme değil, aynı zamanda ekonomik mekanizmaların derinlemesine anlaşılmasını gerektirir. Kapitalist ekonomide para, değerin bir temsilcisidir; değerin kendisi değildir. Değer, toplumsal olarak gerekli emek zamanı ile belirlenir. Kredi parası veya dijital tokenlar, üretimde yaratılan toplam değeri yansıtırlar. Eğer bu yansıma, gerçek değer yaratımıyla örtüşmüyorsa, ortaya fiktif sermaye çıkar. Fiktif sermaye, üretimde karşılığı olmayan, sadece finansal varlıklar üzerinden değerlenen bir kategoridir. Türler Arası Para tokenları tam olarak bu kategoriye girer. Bir goril ailesi adına açılan dijital cüzdan, arkasında üretim sürecinde sosyal olarak gerekli emek zamanı harcanmış bir meta olmadığı sürece, değer taşıyan bir para birimi değil, spekülatif bir finansal varlıktan ibarettir. Bu varlıkların piyasada işlem görmesi, değer yaratmaz; sadece mevcut değerin bir kısmının bu varlıklara aktarılması anlamına gelir. Ve spekülatif balonlar patladığında, yıkım yalnızca finansal sistemi değil, aynı zamanda o varlıklarla bağlantılı olan ekosistemleri de vurur.
Enflasyon meselesi de bu çerçevede ele alınmalıdır. Raporun önerdiği yeni para birimleri veya tokenlar, eğer üretimdeki değer artışıyla paralel olarak yaratılmıyorsa, para biriminin değerini düşürürler. Enflasyon, para arzının artmasından kaynaklanmaz; para arzı ile üretimdeki değer büyümesi arasındaki boşluktan kaynaklanır. Eğer yeni dijital paralar, karbon tutma veya tozlaşma gibi hizmetler karşılığında dağıtılacaksa, bu hizmetler için sosyal olarak gerekli emek zamanı harcanmamışsa, bu paralar değer yaratmazlar. Genel bir ücret artışı veya ödeme artışı, genel kar oranını düşürür, emtia fiyatlarını etkilemez. Ancak para biriminin kendi değeri düşer. Bu, fiyatlar genel düzeyinin yükselmesi değil, para biriminin satın alma gücünün erimesidir. Ve bu erime, enflasyonist bir süreci tetikler. Raporun önerdiği model, tam da bu mekanizmayı görmezden gelmektedir.
Krizlerin kökenine inildiğinde, ekolojik yıkımın altında yatan asıl neden daha da belirginleşir. Kapitalizm, kar oranının düşme eğilimiyle yüz yüzedir. Bu eğilim, organik bileşimin artması, emek yoğunluğunun düşmesi ve artı-değer sömürme oranının sınırları nedeniyle ortaya çıkar. Kapitalistler bu düşüşe karşı koymak için, emek maliyetlerini düşürmeye, yeni pazarlar aramaya ve doğal kaynakları bedava veya düşük maliyetle yağmalamaya çalışırlar. Ekolojik tahribat, bu dinamiğin doğrudan bir sonucudur. Ormanların kesilmesi, denizlerin kirletilmesi, toprakların tüketilmesi, hepsi kar oranını yapay olarak yükseltme çabalarının parçasıdır. Rapor, bu temel dinamiği görmezden gelerek, teknolojik ve finansal araçlarla bu dinamikleri aşabileceğini varsayar. Oysa büyümeyi ve istihdamı sürükleyen kapitalist yatırımların kârlılığıdır, bütçe açıklarının büyüklüğü değil. Teknolojik yenilikler, üretim güçlerini geliştirir; ama bu gelişme, mevcut üretim ilişkileri çerçevesinde gerçekleşir. Ve bu çerçeve, finans sermayesinin tekelci egemenliğidir.
Raporun Ruanda’daki dağ gorilleri pilotu, emperyalizmin çevre ülkelerdeki doğal kaynakları yönetme biçiminin yeni bir versiyonudur. Finans sermayesinin ihracı, yalnızca maddi sermayeyi değil, aynı zamanda finansal araçları, teknolojik altyapıları ve ideolojik modelleri kapsar. Ruanda, emperyalist merkezlerin turizm ve koruma fonlarıyla beslenen, güçlü devlet kontrolü altında bir laboratuvar işlevi görüyor. Gorillerin dijital cüzdanlarından yapılan ödemeler, aslında uluslararası bağışçılar, ekoturizm gelirleri veya küresel yeşil fonlar tarafından finanse ediliyor. Yani goriller kendi parasını kazanmıyor; emperyalist finans akımlarının daha şeffaf bir kanalizasyonu oluşturuluyor. Emperyalizm tarafından sömürülen birçok ülke kendi parasını kontrol edemez; yabancı çokuluslu şirketlerin ve finans kurumlarının kararlarına göbekten bağlıdırlar. Bu model de Küresel Kuzey’den gelen fonların Güney’deki toplulukların davranışlarını yönlendirmesiyle bu bağımlılık ilişkisini pekiştirir. Yerel topluluklar, gorillerin ihtiyaçlarını karşılamak için değil, uluslararası piyasalarda işlem gören bir biyoçeşitlilik hizmeti üretmek için organize ediliyorlar.
Temsil meselesi de burjuva hukukunun çerçevesi içinde çözümsüz kalacaktır. Çünkü para, kapitalist toplumda soyut mülkiyetin en gelişmiş biçimidir ve bu mülkiyet biçimi sermayenin varoluşunun teminatı olan hukuk sistemiyle yakından ilişkilidir. Rapor, türler adına kimin konuşacağını tartışırken çok paydaşlı kurullar, yapay zeka modelleri ve bilimsel uzmanlar arasında bir denge arar. Oysa gerçek mesele, üretim araçları üzerindeki mülkiyettir. İnsan emeği bile kapitalizm altında sömürülen bir meta iken, hayvanların veya ekosistemlerin temsilciliği en hafif tabirle bir aldatmacadır. Temsilci, temsil ettiği öznenin çıkarlarını değil, kendi sınıfsal konumunun çıkarlarını savunur. Bir ekolog, bir yapay zeka mühendisi veya bir finans uzmanından oluşan kurul, aslında sermayenin doğayı nasıl biçimlendireceğine karar veren bir yönetim organıdır. Yeni Zelanda’daki Whanganui Nehri’nin tüzel kişilik kazanması, burjuva hukukunun kendi çerçevesi içinde yapılan kozmetik bir düzenlemedir. Nehir, hâlâ insan toplumunun, daha doğrusu sermayenin hizmetindedir.
Raporun Türkiye özelinde önerdiği pilot alanlar, yani İstanbul sokak kedileri, tarımsal tozlayıcılar ve dağ turizmi, aynı metalaştırma mantığının farklı yüzleridir. Sokak kedilerinin dijital cüzdanları, aslında belediyelerin vb sorumluluğunu gönüllülere ve dijital platformlara devretme çabasının ideolojik örtüsüdür. Hayvan refahı, burjuva hukukunun çerçevesi içinde mülkiyet hakkının bir uzantısı olarak ele alınmaktadır. Kedilerin hak sahibi olması değil, kediler üzerinden yeni bir piyasa alanının açılması söz konusudur. Burada somut mekanizma şudur: Belediye vb ilgili kamu kurumları hayvan bakımını bir dijital platform üzerinden fonlar. Vatandaşlar veya turistler, kedilerin dijital cüzdanlarına bağış yapar veya mikro ödemelerde bulunur. Ancak bu ödemelerin kaynağı, zaten mevcut ekonomik akışlardır; yeni değer yaratılmaz. Üstelik bu sistem, belediyenin veteriner hizmetleri, barınaklar ve kısırlaştırma operasyonları gibi asli görevlerini bir “gönüllü ekonomisi”ne devrederek kamusal sorumluluğu özel girişimlere transfer eder. Tarımsal alandaki arı kolonilerinin finansallaştırılması, tozlaşma hizmetinin kullanım değerini değişim değerine çevirme girişimidir. Ancak bu modelde, arı kolonisi kaybolursa sigorta benzeri araçların devreye gireceği öngörülüyor. Bu, finans sermayesinin tipik bir ürünüdür. Risk, finansal araçlarla yönetilmez; finansal araçlar riski üretir ve ondan artı-değer elde eder. Çiftçi, arı dostu üretim yaptığı için bir prim alır; ama bu prim, arının tozlaşma hizmetinin gerçek değerinden bağımsız, piyasada arz ve talebe göre belirlenen bir fiyattır. Arı kolonisi çöktüğünde devreye giren sigorta, aslında ekosistemik çöküşü bir finansal ürüne dönüştürür. Dağ turizminde ekolojik performans primleri, doğayı turizm sektörünün hizmetine sokmanın daha rafine bir biçimidir. Dağ, kendi başına bir varlık değil, turizm metasının üretildiği bir üretim alanına dönüştürülür. Rehberler, atık bırakmayan ve hayvan refahına özen gösteren davranışları için prim alır; ama bu prim, turizm şirketinin karından kesilen bir paydır ve turizm şirketinin karı, o dağın doğal güzelliklerinin metalaştırılmasından gelir. Yani dağ, kendi kendine değil, turistin bakışı üzerinden değer kazanır.
Parayı yaratma ve vergi toplama arasındaki nedensellik ilişkisi de bu modelde çözümsüzdür. Raporun dijital cüzdanlara aktarılan fonların kaynağı belirsizdir. Eğer bu fonlar vergi gelirleri, bağışlar veya turizm gelirleri gibi zaten var olan ekonomik akışlardan sağlanacaksa, bu model yalnızca mevcut kaynakların yeniden dağıtımından ibarettir. Eğer yeni para yaratılarak sağlanacaksa, bu paranın değeri nereden gelecektir? Devletin veya bir vakfın dijital para basması, o paraya otomatik olarak değer kazandırmaz. Çünkü değer, emek zamanından, üretken faaliyetten gelir. Doğanın kendi başına ürettiği ekosistem hizmetleri kapitalist anlamda değer üretmez; çünkü bunlar için sosyal olarak gerekli emek zamanı harcanmamıştır. Bu hizmetlerin fiyatlandırılması, değer yasası dışında keyfî bir fiyatlandırmadır ve spekülasyona açıktır.
Türler Arası Para Raporu, kapitalizmin ekolojik ve ekonomik krizini aşmak için ürettiği ideolojik bir yenilik olarak işlev görür. Büyük teknoloji entegratörleri ve finans kurumlarının öncülüğünde hazırlanan bu rapor, finans sermayesinin tekelci egemenliğini, teknolojik determinizmi ve yeşil büyüme retoriğini bir araya getirir. Bu modelin temel zafiyetleri özetle şunlardır: Doğanın metalaştırılması, emperyalist merkezlerin çevre ülkelerdeki doğal kaynakları kontrolü ve burjuva hukukunun sınırları içinde kalan temsil mekanizmaları bu modelin sınıfsal karakterini açığa çıkarır. Para basmak, dijital cüzdan açmak, blokzincir kurmak doğayı ve türleri kurtarmaz. Çünkü para, dolaşım alanındaki bir el çabukluğu değil, üretim ilişkilerinin ifadesidir. Ekolojik krizin çözümü, türler arası para gibi finansal araçlarda değil; üretim araçlarının toplumsal mülkiyetine, planlı ekonomiye ve sınıfsız topluma geçişte yatar. Bugünün görevi, doğayı dijital cüzdanlara indirgemek değil, sermayenin doğa ve emek üzerindeki egemenliğini sona erdirmektedir.










YORUMLAR