Bir kitabı 180 yıl sonra okumanın tuhaf bir yan etkisi var; bazen yazarları değil, kendi çağınızı okuduğunuzu fark ediyorsunuz. Alman İdeolojisi kitabını baştan sona, sayfa sayfa katederken bende olan tam olarak buydu. Marx ve Engels, 1846’da üç Alman filozofuna Feuerbach’a, Bruno Bauer’e, Max Stirner’e “hesap sorarken”, sanki iki yüzyıl ötedeki bir tartışma grubunu, bir X (Twitter) zaman tünelini, bir podcast bölümünü dinliyormuş gibi bir his bırakıyor insanda. Üçü de öldü, üçü de unutuldu ama üçünün de mahkûm edildiği düşünme biçimi, hiç ölmedi.
Marx’ın bu üç filozofa yönelttiği itham, aslında tek bir cümleye sığar: fikri değiştirmek, dünyayı değiştirmek değildir. Ama bu üçünü hakkıyla anlamak için önce ne yaptıklarını küçümsemeden görmek gerekir, çünkü hiçbiri sıradan bir kafa karışıklığından ibaret değildi. Feuerbach, Hegel’in “Tin”ini yere indiren, dini “insanın kendi özelliklerini sevgi, akıl, güç göğe yansıtması” olarak çözen ciddi bir materyalistti; Tanrı fikrinin aslında insanın kendine yabancılaşmış hali olduğunu göstermesi, döneminin en cesur felsefi hamlelerinden biriydi. Marx’ın itirazı bu keşfi küçümsemek değildi, itirazı Feuerbach’ın dini seküler temeline indirgedikten sonra orada durması, o seküler temelin kendisinin neden bölünmüş ve çelişkili olduğunu yani sömürüyü, mülkiyeti, sınıfı hiç sormamasıydı.
Bauer da benzer şekilde Hegel’in töz ile öz-bilinç arasındaki çelişkisiyle gerçek bir felsefi problemle boğuşuyordu; “Eleştiri” kavramı boş bir poz değil, döneminin en iddialı özgürleşme programlarından biriydi. Marx’ın itirazı, bu programın kendi büyüklüğüne öyle bir inanmasıydı ki, sonunda gerçek toplumsal değişimi eleştirel düşüncenin kendisiyle karıştırdı sanki bir fikri teşhir etmek, o fikri üreten ilişkiyi de ortadan kaldırıyormuş gibi.
Stirner ise belki üçünün en radikaliydi: Biricik ve Onun Mülkiyeti‘nde devleti, toplumu, insanlığı, hatta ahlakı birer “hayalet” ilan edip, hiçbir kolektif kategoriye biat etmeyen tutarlı bir egoizm felsefesi kurdu bu, kendi içinde ciddiye alınması gereken bir anarşizan meydan okumaydı. Marx’ın itirazı, Stirner’in bu meydan okumayı yalnızca zihinsel düzeyde bırakmasıydı: imparatora “inanmayı bıraktığını” ilan etmek, imparatorun ordusunu, vergisini, yasasını hiç sarsmıyordu! Üçünün ortak noktası, aslında birbirinden hayli farklı üç felsefi projenin aynı eşikte tökezlemesiydi gerçek bir çelişkiyi doğru teşhis edip, sonra çözümü yine düşüncenin içinde aramaları. Marx’ın sorduğu soru hâlâ can yakıcı: sen fikrini değiştirdin de dünya değişti mi?
Bugünün tartışmalarına bu üçlü gözlükle bakınca, tanıdık bir manzara çıkıyor karşımıza. “Ben artık hiçbir ideolojiye inanmıyorum, sadece gerçekleri görüyorum” diyen, kendini sağın da solun da üstünde bir yere koyan o rahat, o kendinden emin ses Stirner’in “Biricik”inin fotokopisi değil de nedir?
“Toplumsal sorun bir empati meselesi, iletişimi düzeltelim yeter” diyen terapi dili Feuerbach’ın, sömürüyü “yanlış bilinç” zannedip asıl meseleyi (kim kimin emeğine el koyuyor?) es geçmesinin bugünkü kılığı değil de nedir?
Ve bir threadi paylaşıp, bir “hesap verilebilirlik” postu atıp dünyayı değiştirdiğini sanan söylem avcılığı Bauer’in kendi “Eleştiri”sini neredeyse tanrılaştırmasının, ekran başında tekrarlanan hali değil de nedir?
Örnekleri çoğaltmak zor değil, çünkü kalıp üç ayrı alanda da aynı biçimde tekrarlanıyor. Kurumsal dilde bir şirket, düşük ücret ve güvencesiz çalışmayı “esneklik” ve “girişimcilik ruhu” olarak yeniden adlandırır mesele sözcük düzeyinde çözülmüş, gerçek ücret ve sözleşme hiç değişmemiştir; bu, Stirner’in “imparator” numarasının bordro departmanına uyarlanmış halidir, adı değişince gerçek de değişti sanmak. Öz-yardım kültüründe ise “toksik ortamdan uzaklaş,” “sınır koy,” “enerjini koru” gibi tavsiyeler, gerçek bir güç dengesizliğini (kimin işten atma yetkisi olduğu, kimin kirayı ödeyemediği) bireyin iç dünyasına taşır sanki mesele bir “farkındalık” eksikliğiymiş gibi; Feuerbach’ın dini seküler temeline indirgeyip orada durması gibi, burada da toplumsal olan psikolojik olana indirgenir ve orada bırakılır.
Akademik ve entelektüel çevrelerde de benzer bir kayma var: bir kavramı “yeniden kavramsallaştırmak,” yeni bir terim, yeni bir çerçeve, yeni bir “-izm” bulmak, çoğu zaman gerçek bir analiz yerine geçer konferans salonunda alkışlanan yeni kelime, salonun dışındaki hiçbir ilişkiyi değiştirmez; bu da Bauer’in “Eleştiri kendi kendine tarih yapar” kibrinin akademik versiyonudur. Siyasi söylemde ise bir sorunu “kutuplaşma” olarak adlandırmak, sorunun kendisini (kim neyi kimden alıyor, kim kimin pahasına kazanıyor) tartışmaya kapatıp meseleyi taraflar arasındaki bir üslup sorununa indirger yine Feuerbach’vari bir kayma: ilişkiyi değil, ilişkinin görünüşünü konu edinmek.
Buradaki asıl mesele, üç ismi güncel üç tipe çevirmek değil elbette mesele, kalıbın kendisinin hâlâ çalışıyor olması, ve üstelik tek bir alanla sınırlı kalmaması. Marx’ın gösterdiği kalıp şuydu: bir düşünür (ya da bugün, bir hesap, bir yorumcu, bir “içerik üreticisi”) gerçek bir toplumsal çelişkiyi (mülkiyet, sömürü, iktidar) fark eder, ama bu çelişkiyi çözmek yerine ona yeni bir isim verir ve o yeni ismi bulmuş olmayı, meselenin çözülmesiyle karıştırır. Kavram değişir, ilişki değişmez. Marx’ın “camera obscura” imgesini hatırlayın: ideoloji, gerçekliği ters çevirip gösteren bir karanlık oda merceğidir ama bu tersinme bile keyfi değildir, maddi bir kökeni vardır. Bugün de böyle: söylemlerimiz keyfi çarpıtmalar değil, belirli bir sınıfsal-ekonomik konumun nesnel bir sürecin ürünüdür. Sadece bunu görmek, artık daha da zor çünkü ekran, o karanlık odayı bir kat daha karartıyor.
İşte tam bu noktada, kitabın asıl iskeletine “üretici güçler” ile “ekonomik ilişki biçimi” arasındaki o meşhur çelişkiye dönmek gerekiyor. Marx ve Engels’e göre tarihin motoru budur: bir toplumun üretme kapasitesi belirli bir noktaya kadar gelişir, ama o kapasiteyi taşıyan mülkiyet ve iktidar ilişkileri aynı hızla değişmez; aradaki makas büyüdükçe, önce huzursuzluk, sonra kriz, sonunda da bir kopuş gelir. Bugünün en somut örneği tam da gözümüzün önünde duruyor: üretici güç bu kez toprak ya da fabrika değil, veri ve otomasyon ama onu elinde tutan ilişki biçimi hâlâ tanıdık, hâlâ tekil mülkiyete dayalı. Bir yapay zeka modelinin milyonlarca insanın ortak emeğinden (yazdığı, çizdiği, kodladığı her şeyden) beslenip, sonucun birkaç şirketin bilançosunda toplanması kitabın “iş bölümü ve mülkiyet özdeş ifadelerdir” diye özetlediği o eski gerçeğin, en güncel, en dijital hali değil de nedir?
Ve tam burada üçlünün gölgesi yeniden beliriyor. Çünkü bu çelişki karşısında da yine üç tepki görüyoruz, ve bu üçlü sadece yapay zeka meselesinde değil, aynı dönemin başka çelişkilerinde de aynı sırayla tekrar ediyor. İklim krizinde bir kesim meseleyi “bireysel karbon ayak izi,” “bilinçli tüketim” gibi bir vicdan ve farkındalık sorununa indirger sorumluluğu üretim ilişkisinden bireyin alışkanlığına taşıyan bu tavır, Feuerbach’ın torunlarına aittir. Bir kesim, konferanslarda “iklim acil durumu” ilan etmenin bizzat bir eylem olduğuna inanır bildiriyi imzalamayı sanayiyi dönüştürmekle karıştıran bu tavır, Bauer’in torunlarına aittir. Bir kesim de “sistemin zaten çökeceğini biliyorum, ben kendi bahçemi ekerim” der geri çekilmeyi bir tür üstünlük pozuna çeviren bu tavır da Stirner’in torunlarına aittir.
Bu üçlü, aynı sahneyi yapay zeka ve veri emeği alanında da tekrarlar: “etik yapay zeka” bildirileri imzalamak Feuerbach’a, her gün yeni bir “bak gördünüz mü” teşhir postu atmak Bauer’a, “zaten hiçbir sisteme güvenmiyorum, kendi işimi kurarım” deyip aynı platformların ve algoritmaların içinde kalmaya devam etmek de Stirner’e aittir. Üçü de, Marx’ın yüz seksen yıl önce yakaladığı o numarayı tekrarlıyor: sorunu adlandırmayı, sorunu çözmekle karıştırmak.
Marx’ın “kiraz ağacı” örneğini hatırlayın: Feuerbach, bahçesindeki kiraz ağacını hep orada varmış, doğal ve ezeli bir şeymiş gibi görüyordu oysa o ağaç, birkaç yüzyıl önce ticaretle Almanya’ya gelmiş, tarihin bir ürünüydü. Bugün de “algoritma böyle çalışıyor,” “piyasa böyle işliyor” derken, aslında tarihsel olarak inşa edilmiş, belirli bir çıkarın ürünü olan düzenlemeleri, sanki doğa kanunuymuş gibi sunuyoruz. Oysa hiçbiri doğa kanunu değil hepsi, belirli insanların belirli çıkarlarla aldığı kararların birikimi. Ve tam bu yüzden hiçbiri, sadece “farkındalık kazanarak” değişmez; ancak o kararları alanların, o ilişkiyi kuranların değişmesiyle değişir.
Alman İdeolojisi, bu yüzden bir “eski metin” değil. Feuerbach, Bauer ve Stirner’in isimleri unutulabilir nitekim büyük ölçüde unutuldu da… Ama üçünün de temsil ettiği o hareket “fikri değiştirip dünyayı değiştirdiğini sanma refleksi” hiçbir zaman müzeye kaldırılmadı; sadece yeni ekranlarda, yeni kelimelerle yeniden sahneleniyor. Belki de kitabın bugün bize verdiği en can alıcı ders şu: yeni bir kavram bulduğunuzda, yeni bir “aşma” pozu kurduğunuzda, önce kendinize sorun ben gerçekten bir ilişkiyi mi değiştirdim, yoksa sadece ona yeni bir isim mi buldum?










YORUMLAR