“Sendikacı” ifadesini, sendika yöneticiliği ya da temsilciliğini bir meslekmiş gibi gösterdiği için doğru bulmuyorum.
Son günlerde Mehmet Türkmen’e dair haberlerin sıkça gündeme gelmesi, bu konuda görüş bildirme ihtiyacı duymama neden oldu:
Benim anlayışıma göre sendika yöneticisi olmak, işçi ve emekçilerin sendikal mücadelesine liderlik etmeyi gerektirir. Bu bir iş ya da meslek değildir; topluma (daha doğrusu işçi sınıfına) karşı üstlenilmiş onurlu bir görevdir.
Sendikal resmî bir yönetim görevi olmasa da mücadele içinde liderlik özellikleriyle öne çıkan kişiler de vardır ki onlara “doğal önderler” demek yanlış olmayacaktır. Öte yandan, yandaş sendika yöneticilerinin sınıf önderi olarak görülemeyeceği de açıktır.
Bu çerçeveden bakınca, BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’i “sendikacı” olarak değil; dürüst bir sendika yöneticisi ve ötesinde Antep’teki işçilerin mücadele önderi olarak görmek sizce de daha gerçekçi değil mi?
Hatırlayalım: Yıllardır Antep’te işçilerin hakları için mücadele eden Mehmet Türkmen, geçtiğimiz hafta Sırma Halı işçilerinin eyleminde yaptığı konuşma gerekçe gösterilerek gözaltına alındı ve ardından tutuklandı.
Farklı işkollarından birçok işçi ve emekçiler, bazı illerde ise emek ve demokrasi güçleri, bu tutuklamanın yalnızca bir kişiye değil; doğrudan emeğin örgütlü mücadelesine yönelik olduğunu ifade etti. Nitekim Sırma Halı işçileri de tutuklamanın ardından, hak aramanın suç olmadığını; yöneticilerinin susturulmasının bir sindirme girişimi olduğunu dile getirdi.
Ancak meseleyi anlamak için sonuca değil, sürecin tamamına bakmak gerekir; öyle değil mi?
Türkmen’in eylem alanlarında yaptığı konuşmalarda öne çıkan başlıklardan biri iş cinayetleri ile işçi sağlığı ve iş güvenliğiydi. Kolu kopan ya da hayatını kaybeden işçilerin sesini duyurmaya, yeni iş cinayetlerini önlemeye yönelik bir işçi hareketi örmeye çalıştı.
Türkiye’de her yıl yüzlerce işçi gerekli önlemler alınmadığı için hayatını kaybederken, binlercesi önlenebilir iş kazalarında sakat kalırken; Türkmen’in işçilerin yaşam hakkını savunmayı sendikal mücadelenin merkezine koymasına kim karşı çıkabilir?
İşçi güvenliği sorunu, sınıf mücadelesinin bir parçası değil mi?
Türkmen’in gözaltına alınmasına gerekçe gösterilen konuşmasında da vurguladığı gibi, işçi sınıfının en büyük gücü “üretimden gelen gücü” değil mi?
Ve patronlar ve tüm sermaye çevreleri de bu gücün en az işçiler kadar farkında değil mi? Aksi halde neden grev yasaklarıyla, lokavtlarla, grev kırıcılarla, sendika barajlarıyla ve güvencesiz çalıştırma biçimleriyle iş bırakmanın önüne geçmek istesinler?
“Yasalar patronlar ve zenginler için var” diye haykırarak işçilerin ödenmeyen ücretlerinin ve kopan kollarının hesabını soran bir kişinin, tutuklanırken “beni yalnız bırakmayın” demek yerine “Sırma Halı işçilerini yalnız bırakmayın” demesi; sizce de hiçbir kişisel çıkar gözetmeyen bir işçi liderinin çağrısı değil mi? Bu, açık bir sınıf dayanışması çağrısıdır.
Gel de bir kez daha “Alman Papaz Hikâyesi”ne* atıf yapma!
“Susma” demek, “sıra sana gelecek” demek de yetmiyor belli ki; hâlâ geniş bir kesim susmayı tercih ediyor. Demek ki biz de yeterince anlatamıyoruz… Suçun bir kısmı da bizde.
“Akrep gibiyiz be kardeşim.” **
Bir kez daha söyleyelim: Bu bir sınıf davası!
Eski bir işçi marşında söylendiği gibi:
“Yaratan, üreten sensen; her şeyiyle var eden,
patronların kârı ile sen ücretli köleysen;
haydi greve, sınıf sendikası saflarında!”***
* Fıkranın sahibi Alman papaz Martin Niemöller
** Akrep Gibisin Kardeşim şiiri, N. Hikmet









YORUMLAR