Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Veli Şahin
Veli Şahin

Ertesi Sabahın Tarihi: Ekim’den Sonsuzluğa!

Büyük Sosyalist Ekim Devrimi bugün 109 yaşında. Yaşadığımız dünyada yoksulluk, hatta açlık koşulları artık yalnızca işsizlerin değil, çalışanların da hayatını belirliyor. İnsanlar bir maaşla kirayı, faturayı ve mutfağı aynı ayda karşılayamıyor. Kredi kartı borçları büyüyor, haciz davaları artıyor. Ayı kredi kartına yüklenmeden, ek hesaba başvurmadan, bakiyesi eksiye düşmeden tamamlayabilen emekçi neredeyse yok denecek kadar az. Henüz kazanılmamış ücretler daha hesaba yatmadan borçlara gidiyor; bir hastalık ise bir ailenin yıllarca biriktirdiğini birkaç haftada eritebiliyor. Savaşlar bir yerde bitmeden başka bir yerde başlıyor; Kavel Alpaslan’ın bugünün belirtileri arasında saydığı savaş ihtimali, “hem de nükleer olanından”, ortadan kalkmış değil. Bu tablonun bize kaçınılmaz bir kader gibi sunulması, belki tablonun kendisi kadar ağır.

Böyle bir dünyada Sovyetler Birliği’ni hatırlamak bir nostalji değil, bir ölçü arayışı. Ekim Devrimi’yle kurulan düzen konutu, sağlığı, eğitimi ve dinlenmeyi birer lütuf olmaktan çıkarıp herkesin hakkı saydı. Halkının büyük kısmı okuma yazma bilmeyen bir ülke, birkaç kuşak içinde kendi bilim insanlarını, mühendislerini ve kozmonotlarını yetiştirdi ve uzaya ilk insanı gönderdi. Nazi Almanyası’na karşı savaşta en ağır bedeli ödeyenlerden biri oldu. Bu deneyim kuşatmalarla, yıkımla ve kendi çelişkileriyle sınandı. Yine de milyonlarca insana, emeğin hayatın öznesi olabileceği bir düzenin kâğıt üzerinde kalmadığını gösterdi. Bugün aşınan pek çok sosyal hakkın, o deneyim dünyanın bir ucunda dururken kazanılmış olması da bu yüzden bir tesadüf sayılmamalı.

Kavel, Sovyet işçisinin iş gününü, iznini ve tatilini anlatmaya başlamadan önce okura bir soru soruyor: “Sahi başka bir ihtimal var mı?” Ardından soruyu kendi gününden kurulmuş bir cümleyle açıyor: Ücret zammının havuç, işsizliğin sopa olmadığı bir çalışma hayatı bize ne kadar uzak? Kor Kitap‘tan çıkan Ekim’den Sonsuzluğa: Sovyetler Birliği’nde Yaşam, Ekim Devrimi’ni bu soruya verilmiş somut bir cevap olarak okuyor. Kitap devrim günlerini de anlatıyor ama sayfalarının büyük kısmını Kışlık Saray’ın basıldığı geceden sonra başlayan hayata ayırıyor. İnsanlar nerede oturdu, çocuklarını kime bıraktı, ne yedi, hangi kütüphaneden kitap aldı, boş zamanını nasıl geçirdi? Devrimi anlatan yazılarda da büyük adların yanında onları mümkün kılan kalabalık yer alıyor. Kitabın başında Ekim günlerinin önde gelen isimlerini anlatan yazı, John Reed’in bir tespitiyle bitiyor: Kitleler ayaklanmaya hazır olmasaydı başarısızlık kesin olurdu. Hemen ardından gelen yazının kahramanı ise bir kişi değil, bir fabrika. Putilov, iki devrime öncülük eden, devrimini cephede savunan ve savaşta tank, barışta traktör üreten bir yer olarak anlatılıyor.

Devrimin ardından hayatı yeniden kurmanın meselelerinden biri konut. Kavel barınma hakkını anayasa maddesiyle anlatıp geçmiyor. Böyle bir güvencenin tek başına cılız bir argüman sayılabileceğini kendisi kabul ediyor: Devrimci süreçler “yazdık oldu” diye işlemez, temenniler gerçek hayatla sınanır. Petrograd’da zenginler evlerinde yetişkin başına bir oda ve çocuklar için ayrıca bir oda tutabiliyor; bunların dışında kalan odalar ihtiyaç sahiplerine veriliyor ve patronla işçi “geçici bir süreliğine” aynı çatı altında yaşıyor. Yazar bunun kulağa pek sağlıklı gelmediğini söylemekten çekinmiyor. Onu ilgilendiren, odada ortalama iki ila dört kişinin barındığı bir kentte çoğunluğun bu düzenlemeyle görece bir rahata kavuşması. Kitabın Sovyet deneyimine bakışı da bu tür sayfalarda belirginleşiyor. Aynı tutum çalışma hayatı yazısında açık bir cümleye dönüşüyor: Kavel o deneyimin ideal bir model olmadığını, kendi çelişkileri, zorlukları ve savrulmaları bulunduğunu açıkça yazıyor. Yine de tüm bunlara rağmen emeğin toplumsal yaşamın öznesi olabileceği bir düzenin mümkün olduğunu gösterdiğini düşünüyor.

Konut meselesi kitapta dairenin kapısında bitmiyor; çünkü evin içinde kimin çalıştığı sorusu hemen arkasından geliyor. Kent lokantaları yazısının aktardığı 1920’ler sloganı soruyu açıkça koyuyor: “Mutfağa son! Bu küçük hapishaneyi yok edeceğiz! Milyonlarca kadını ev hizmetçiliğinden kurtaracağız.” Kamu kantinleri, fabrika-mutfaklar ve kreşler, ev içi emeği toplumsallaştırma çabasının farklı uygulamaları olarak anlatılıyor. Yazara göre kreş, kadınların ekonomik bağımsızlığının bir ayağı. Aynı düşünce, Sovyet avangardının çizim masasında da karşımıza çıkıyor. Mimar Ladovski’nin 1920 tarihli, inşa edilmemiş Komünal Ev tasarımında iç ve dış mekân arasındaki eşiğin kaybolması, ev işlerinin kapı dışarısında kolektif olarak üstlenilmesi fikriyle birlikte okunuyor. Bir mimari tasarım, bir ailenin içindeki iş bölümünü değiştirme iddiası taşıyor.

Kavel bu dönüşümü kadınlara verilmiş bir hediye olarak anlatmıyor; bunu en açık Müslüman kadınlara ayrılan yazıda görüyoruz. Yazının merkezinde Tatar şair Zahide Burnaşeva var. Kavel’in anlattığına göre 1895’te bir Tatar köyünde doğan Burnaşeva, edebiyatla uğraşmasını yasaklayan ailesinden yirmi yaşında ayrılıyor, 1916’da Moskova’ya yerleşiyor, Bolşeviklere katılıyor ve devrimden sonra Orta Asya’ya gidiyor. Kavel, kadı mahkemelerinin aşamalı tasfiyesini Women and Revolution dergisinin 1976 tarihli bir sayısından aktarıyor; ardından Jenotdel’in Orta Asya’daki çalışmalarında eğitmen olarak görev alan Tatar kadınların rolünü öne çıkarıyor. Müslüman kadınların Sovyetlerde nihai kurtuluşa “belki” erişemediğini teslim ediyor; ama geçmişe oranla önemli mesafeler katedildiğini ve bu ilerlemede belirleyici olanın kadınların kendisi olduğunu söylüyor. Ona göre Ekim bir fırsat sundu; bu fırsatı değerlendiren kadınlardı. Bu ayrım, yazının Ekim sonrasındaki aydınlanmayı sömürgeci ve üstten inme aydınlanma hareketlerinden ayırmasının da gerekçesi.

Üstten bakmama kaygısı kitabın en uzak coğrafyalara uzanan sayfalarında da sürüyor. Çukotka yazısı, “egzotik” bulunan insanların dünya başkentlerinde kafeslerde sergilendiği bir dönemi hatırlatarak başlıyor. Sonra Sovyet öğretmenlerinin Çukçilerle karşılaşmasını Semuşkin’in anlatısından aktarıyor. Yazının en etkileyici sahnesi okuldaki küçük sinema salonunda geçiyor. Çocuklara yapılan ilk gösterim korku, merak ve heyecan uyandırıyor; kısa süre sonra öğrencilerden Tagray gösterim makinesiyle ilgilenmeye başlıyor. Ailelerin okula geldiği bir gün makinenin başına o geçiyor. Öğretmenin amacı, ailelerin ilk kez gördükleri bu teknolojiyle “yabancıların” elinden değil, kendi çocuklarının elinden tanışması. Kavel bu karşılaşmaları kusursuz da göstermiyor. Kuzey Kutbu’nun göçebe halklarına ayrılan yazıda ren geyiği sürülerinin zorunlu kolektifleştirilmesini de anlatıyor ve bu deneyimi bir ideale göre değil, dönemin kapitalist devletlerinin modelleriyle kıyaslayarak değerlendirmeyi öneriyor. Kızıl Kürdistan’ı anlatırken de deneyimin dağıtılmasından sonra Kafkasya’daki pek çok Kürt’ün Orta Asya’ya gönderildiğini kayda geçiriyor.

İnsanlara hangi gözle bakıldığı sorusu, kitabın sanat yazılarına da yön veriyor. Özbekistan’da “her güne bir film rulosu” tekniğiyle çalışan fotoğrafçı Max Penson’u anlatırken Kavel, fotoğraflarda gündelik hayatın nasıl göründüğüne özellikle dikkat çekiyor. Penson’un karelerinde pamuk işçileri “gururlu ve güçlü” figürler olarak idealleştirilmiyor; gündelik hâlleriyle, oldukları gibi görünüyorlar. Kavel buradan sosyalist gerçekçiliğin tek tip olmadığı sonucuna varıyor ve aynı tartışmayı ressam Deyneka üzerinden yeniden açıyor. Onun itirazı ufka bakan güçlü işçi ve köylü figürlerine değil; bu resimlerin sanatsal değerini kabul ediyor. Karşı çıktığı, sosyalist gerçekçi sanatın yalnızca bu görüntülerden ibaret sayılması. Kültür sanat yazılarındaki bu ilgi, kendisini en ilginç biçimde Sovyet kültürünün kenarlarında gösteriyor. Bakü doğumlu Vagif Mustafazade cazı makamla buluşturuyor. Türkmenistan’dan çıkan Güneş topluluğu progresif rock’ı Orta Asya makamlarıyla birleştiriyor ve adını Sovyet uzay programının kalbi Baikonur’dan alan bir şarkı kaydediyor. Bu yazılarda Sovyet kültürü Moskova’dan dağıtılan bir şey olarak değil, çevredeki cumhuriyetlerin de ürettiği bir şey olarak görünüyor.

Sanatı gündelik hayatın içinde arama isteği, kitabın en sade yazılarından birinde, otobüs duraklarına ayrılan yazıda karşılığını buluyor. Kavel, bu durakları fotoğraflayan Kanadalı Christopher Herwig’in onları totaliter bir ülkede bireyin “yardım çığlığı” olarak yorumlamasına itiraz ediyor. Bugün kimse kimseyi kontrol etmediği için mi sanatsal üretim tekdüzeleşti diye soruyor. Yazının son cümlesi, kitabın pek çok sayfasının da altını çiziyor: “Gündelik olan da güzeldir. Yeter ki o güzelliği görecek sınıfsal gözlere sahip olalım.” Bu bakış, haklar söz konusu olduğunda bir sayıya değil, hakkın kime ve nasıl ulaştığına yöneliyor. Kütüphane yazısı Sovyetlerin kütüphane sayısını ve okuryazarlık seferberliğini anlatırken asıl büyüleyici olanın nicelikte değil nitelikte saklı olduğunu söylüyor. Kimsenin varlığından haberdar olmadığı bir yerleşimde açılan köy kütüphanesi, istatistiğin anlatamayacağı bir şey anlatıyor. İşçi kulüplerinde, insanların yüksek bir platformu sessizce seyrettiği eski düzenin yerine herkesin sahnede olduğu bir mekân hedefleniyor.

Kavel bu tarihi bugünden bakarak anlatıyor ve bunu saklamıyor. Kreş yazısı, Türkiye’de kreşlerin kapatılmasına yönelik kararlar sonrasında başlayan “Belediye dediğin kreş mi açarmış?” tartışmasıyla açılıyor. Kene yazısı Kırım Kongo Kanamalı Ateşi gündeminden, mikrosemtler yazısı ise başka bir apartmanın duvarına bakan penceremizden başlıyor. Sağlık yazıları bu yöntemin en güçlü örneklerini veriyor. Semaşko’nun yeni hekimi “biyoloji bildiği kadar sosyoloji de bilir”; bu tarif, hastalığı toplumsal koşullarından ayırmayan bir anlayışın özeti olarak sunuluyor. Bu anlayışın bedelini ödeyen bilim insanları da yazıların içinde. Kene kaynaklı virüs üzerinde çalışırken geçirdiği felç yüzünden sağ kolunu kullanamaz hâle gelen Mikhail Çumakov, daha sonra çocuk felci aşısının yaygınlaşmasında rol oynuyor. Yazar, Albert Sabin’in geliştirdiği aşının ABD’de yaygın kullanıma geçememesini, deney sürecinin Washington tarafından kârlı bulunmamasına bağlıyor. Yazı, sonlara doğru bu hikâyeyi Türkiye’de ağır hastalıkları olan çocuklarının masrafları için meydanlarda bozuk para biriktiren insanlarla yan yana koyuyor.

Bugünle kurulan karşılaştırmanın öbür yüzü de kitapta var. Kavel, Mayakovski’nin şiirine fotomontaj yapan jeolog ve militan Yuri Rozhkov’u anlatan yazıda, geçmişteki insanlar için sıkça söylenen “zamanının çok ötesinde” ifadesini sorguluyor. Ona göre bu sözlerin altında, içinde yaşadığımız çağı “ileri” ve “nihai” kabul eden bir bakış saklı. Ya geçmiş zamanlar kimi bakımlardan bizden daha ilerideyse, diye soruyor. Kitabın uzaya ve teknolojiye ayrılmış sayfaları bu soruya bağlanarak okunabilir. Uzay programını anlatan yazı, onu değerli kılanın Sputnik ya da Gagarin değil, Sovyet insanlarının yıldızlı gecelerde göğe bakarken kurduğu hayaller olduğunu söylüyor. Bu hayallerin yazarları da kendi hikâyeleriyle anlatılıyor. Bogdanov’un Kızıl Yıldız‘ında Marslılar kendi aralarındaki mücadeleyi bitirmiş ama doğayla aralarındaki savaşı sürdüren bir toplum; Bogdanov da ölümsüzlük arayışında kendi kan nakli deneyinde ölüyor. “Sovyet Jules Verne’i” diye anılan Belyaev ise savaş yıllarında, 57 yaşında açlıktan ölüyor.

Kitap bu hayal gücünü başarı listesine çevirmiyor; gerçekleşmeyenlere de yer açıyor. Vkhutemas öğrencisi Krutikov 1928’de şehirleri göğe taşıyan bir tez sunduğunda Kavel ona tam not vermiyor ama bir “jüri özel ödülü” veriyor. Lisede sonuç yanlış olsa da sonuca giden yol için puan veren matematik öğretmenleri gibi. Kupriyanoviç’in bugünkü cep telefonuna görünüşte oldukça yakın radyofonu, maliyet ve sınırlı abone kapasitesi yüzünden yaygınlaşamayıp unutuluyor. Gluşkov’un ekonomiyi bir bilgisayar ağıyla planlamayı öneren OGAS projesinde ise bazı merkezlere bilgisayar kurulması kabul ediliyor ama projenin özü olan bağlantı ağı reddediliyor. OGAS yazısında Kavel, mülkiyet ilişkilerini değiştirmeden teknolojik gelişmeden medet ummanın yalnızca hâkim azınlığın kâr hırsını kamçıladığını söylüyor; ona göre makinelerin ahlaki değerleri, onları tasarlayan toplumun sınıfsal yapısından gelir. Strugatski kardeşlerin Tanrı Olmak Zor İş‘ine ayrılan yazı ise ileri bir uygarlığın kendisinden geride kalmış bir topluma ne yapması gerektiğini soruyor. Kavel aynı romanı Kuzey Kutbu yazısında da anıyor ve toplumsal gelişime dışarıdan yapılabilecek müdahalelerin sınırını, Sovyetlerin zaman zaman yaşadığı bu çelişkiyi, onun üzerinden düşünüyor.

Geçmişe dönük bakış, kitabın son kısmında tarih yazımının kendisine yöneliyor. Romanovların infazını anlatırken Kavel Bolşeviklere dair en sığ yorumları bir an için doğru kabul ediyor ve onları kendi mantıklarıyla sınıyor. Lenin suikastına dair zehirli kurşun ve kör tetikçi anlatılarını tek tek ele alıyor. Stalin’in gençliğine ilişkin iddiaların kaynağı olan Tiflis eylemini tartışırken de bir yöntem öneriyor: şeytanlaştırmaya kapalı, eleştiriye ise açık bir tavır. Barents Denizi’ne taşınan kral yengeçlerinin yarattığı ekoloji ile verim açmazını çözmeden bırakması da kitabın kolay cevaplara direnebildiği yerlerden biri.

Kitap, Lenin’e ayrılmış yazılarla kapanıyor. Yazar, Lenin’in Şubat 1922 tarihli bir yazısındaki dağcı benzetmesini aktarıyor: henüz keşfedilmemiş, dik bir dağa tırmanan, öncekilerden daha yükseğe çıkmış ama seçtiği yol imkânsızlaştığı için geri dönüp zirveye ulaşmanın başka yollarını aramak zorunda kalan bir insan. Benzetme, İç Savaş’tan çıkmış ve eşi benzeri olmayan bir modeli kurmaya girişmiş bir ülkenin koşullarıyla birlikte okunuyor. Hemen ardından gelen yazı daha hafif ama aynı adamı başka bir yerden gösteriyor. Kavel’in anlattığına göre Aralık 1909’da Paris yakınlarındaki Juvisy’den dönerken Lenin’in bisikletine bir vikontun Rolls-Royce’u çarpıyor; bisiklet bir hurda yığınına dönüyor. Lenin arabanın sahibini mahkemeye veriyor, davayı kazanıyor, aldığı 630 frankla yeni bir Enfield bisikleti alıyor ve artan parayı parti kasasına gönderiyor. Yoldaşları onu sık sık evinin önünde, penseler ve zincirler arasında parçalarına ayırdığı bisikletini tamir ederken buluyor. Kazalarını ise kendisi şöyle açıklıyor: “İşte diyalektikle böyle karşılaştım; bir bisiklete bindim ve bir hurda demir yığınından atladım.” Kavel de yazısını bu cümleyle bağlıyor. Dağcı benzetmesi, kitabın daha önceki bir imgesiyle yan yana okunabilir. Eğlence yazısının sonunda yazar, Sovyetlerde bulunabilecek en değerli özü kusursuz bir resmin kısıtlı imkânlarla çizilmiş eskizine benzetiyor. Ona göre bu eskizi pek çok tamamlanmış resimden daha değerli kılan, daha güzel günlere gebe olması. Kitabın ilk bölümünün başlığında da aynı sözcük var.

Kavel bu kitabı tarafsız bir gözlemci olarak yazmıyor; Ekim’in mirasına sahip çıkıyor ve bunu saklamıyor. Kısa, sohbet havasında ve okuru sık sık “gelin” diye yanına çağıran yazılardan oluşan bu kitap, Sovyet deneyimini yalnızca “gri” bir distopya propagandası ile tanımış okura başka örnekler sunuyor. Yazar ileri okuma listesinin, kullandığı kaynakların yalnızca küçük bir kısmı olduğunu belirtiyor. Konulardan birinin peşine düşmek isteyen için o liste, kitabın kapattığı yerden devam etmenin yolu.

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER