ODİTORYUM dergisinde yayımlanan İzel Karaca’nın “Kot Üretimi Üzerine Duy(g)usal ve Performatif Bir Araştırma:
Görünmeyen Emek, Beden ve Toplumsal Bağ” başlıklı makalesi üzerine
Gardırobunuzda kaç kot pantolon var? Üç mü, beş mi, belki on? Peki son aldığınız kotun hangi ülkede, hangi koşullarda, hangi bedenlerin hangi kimyasallara maruz kalarak üretildiğini hiç düşündünüz mü?
Geçtiğimiz günlerde elime geçen bir akademik çalışma, tam da bu soruyu hem kuramsal hem deneyimsel düzlemde çarpıcı bir biçimde ele alıyor. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden İzel Karaca’nın kaleme aldığı makale; kotun tarihsel dönüşümünü, üretim sürecindeki bedensel tahribatı ve bütün bunlara karşı geliştirilen sanatsal bir direniş pratiğini mercek altına alıyor. Bu hafta köşemde, bu çalışmanın öne çıkan tespitlerini paylaşmak istiyorum.
İşçi Kıyafetinden Sömürü Aracına
Karaca’nın hatırlattığı gibi, kotun doğuşu da bir üretim ilişkisine dayanıyor. 1850’lerde Levi Strauss, altın arayıcıları için dayanıklı kanvas iş kıyafetleri üretmeye başlıyor. Kot, o dönem işçinin bedenini koruyan, emekle özdeşleşmiş, uzun ömürlü bir iş kıyafeti.
Zamanla kot, Hollywood kovboy filmleriyle “özgürlük” ve “erkeklik” imgesine bürünüyor; 1960’larda Batı’da yükselen gençlik hareketleri tarafından “sınıfsızlık” ve “eşitlik” sembolü olarak sahipleniliyor. Ardından küresel modanın ve tekstil endüstrisinin vazgeçilmez bir parçası haline geliyor.
Ama Karaca’nın altını çizdiği gibi, bu tablo bir yanılsama barındırıyor: “Her kesimden insanın giydiği” iddiasıyla pazarlanan kotun üretim süreci, aslında küresel ölçekte derinlemesine parçalanmış durumda. Tasarım ve markalaşma Küresel Kuzey’de gerçekleşirken, üretim yükü Türkiye’nin de içinde bulunduğu Küresel Güney’e yıkılıyor. Kotun etrafına örülen “sınıfsızlık” anlatısı ise, üretim ilişkilerindeki derin eşitsizliği gizleyen bir pazarlama stratejisinden ibaret.
“İblis Fabrika” ve Görünmeyen Emek
Makale, Karl Polanyi’nin “iblis fabrika” kavramına atıfla, üretim mekânlarının yalnızca ekonomik birimler olmadığını; insanın kendi emeğiyle insanlıktan uzaklaştığı cehennemler haline geldiğini vurguluyor. Karaca, Foucault’nun disiplin mekanizmaları ile Marx’ın yabancılaşma kuramını bir araya getirerek, fabrikanın beden üzerinde nasıl bir “siyasal anatomi” işlettiğini tartışmaya açıyor. Taylorizmle başlayan mikro düzeydeki bedensel kontrolün, günümüz tekstil atölyelerinde belki de en vahşi biçimini aldığını tespit ediyor.
Makale kuramsal çerçeveyle sınırlı kalmıyor; Temiz Giysi Kampanyası’nın saha araştırmalarına dayanarak somut verilerle de konuşuyor. 2025 tarihli “Emek ve Risk” raporuna göre, Türkiye tekstil sektöründe çalışan 296 işçiden yüzde 71,28’i çeşitli fiziksel şikayetler bildiriyor: bel, boyun ve sırt ağrıları, migren, stres, yorgunluk. En vahimi ise işçilerin bu ağrıları “işin doğal bir parçası/sonucu” olarak görmesi, duygusal yabancılaşmanın geldiği nokta bu kadar derin. Makalede yer alan bir işçi ifadesi bunu özetliyor: fabrikada âdeta hipnotize edilmiş gibi hissettiğini, duygularının kaybolduğunu anlatıyor.
Silikozis: Kayıtlara Geçmeyen Ölümler
Makalenin en çarpıcı bölümlerinden biri, kotlara “eskitilmiş” görünüm kazandırmak için kullanılan kumlama işleminde püskürtülen silika tozunun yol açtığı tahribat üzerine. Bu toz, geri dönüşü olmayan bir akciğer hastalığı olan silikozise neden oluyor. İşlem 2009’da yasaklanmış olsa da yasak öncesinde ve sonrasında binlerce işçi bu hastalığa yakalandı. Türkiye’de yılda 40.000 ile 120.000 arasında meslek hastalığı vakası beklenirken, 2011’de resmi kayıtlara geçen vaka sayısı yalnızca 433. Kot kumlama nedeniyle hayatını kaybeden 122 işçinin ise hiçbiri kayıtlarda yer almıyor. İşçiler, meslek hastalığı tanısı almaları hâlinde bir daha iş bulamama korkusuyla susmayı tercih ediyor. Bu yalnızca bir sağlık skandalı değil; devletin ve sermayenin el ele vererek emeği nasıl görünmez kıldığının da bir göstergesi.
Kumlamanın yasaklanmasının ardından kullanılmaya başlanan potasyum permanganat gibi kimyasallar da yeni riskler taşıyor: hormonal bozukluklar, doğurganlık kaybı, cilt ve göz yanıkları. Üstelik Çerkezköy gibi sanayi bölgelerindeki tekstil atıkları, Ergene Nehri’ni adeta “ölü nehir” haline getirmiş durumda. Burada tüketilen yalnızca işçi bedeni değil, doğanın kendisi de aynı anda tahrip oluyor.
Bedenle Öğrenmek: “Makine Dişlisinden”
Tam bu noktada, makalenin tanıttığı sanatsal proje devreye giriyor. Vivien Tauchmann’ın geliştirdiği, Performistanbul ve Temiz Giysi Kampanyası iş birliğiyle yürütülen “Makine Dişlisinden” projesi, salt bilgi aktarımının ötesine geçerek katılımcıları kot üretim sürecini bedensel olarak deneyimlemeye davet ediyor. Katılımcılar önce kendi kotlarını getirip onlarla “tanışıyor”. Ardından 40 dakika boyunca kalıp çıkarma, dikiş, düğme dikme ve ütüleme gibi işlemleri, atölye sesleri eşliğinde tekrarlayan bir döngü içinde uyguluyor. Süreç, silikozis nedeniyle akciğerlerinin bir kısmını kaybetmiş eski bir kot kumlama işçisi Bego Demir’in tanıklığını dinlemeleriyle tamamlanıyor.
Karaca’nın da araştırmacı olarak içinde yer aldığı bu proje, “kinestetik empati” kavramı üzerine kuruluyor. Yani empati burada soyut bir sempati duygusu değil; bir bedenin başka bir bedenin hareketlerini yeniden üretmesiyle somutlaşan bir deneyim olarak tanımlanıyor. Jacques Rancière’in “duyumsanabilirin yeniden dağıtımı” dediği şey de tam olarak bu: görünmez kılınan emek süreçlerini hissedilebilir hale getirmek. Katılımcılar, üretim ritmini kendi bedenlerinde hissettikçe tüketici konumundan çıkıyor ve üreten bedenin deneyimine dokunuyor.
Sanat, Sınıf Bilinci ve Duygusal Devrim
Bu çalışmada beni en çok heyecanlandıran şey, sanat pratiğinin burada politik bir alana dönüşme potansiyeli. Burada kastettiğim sanat; duvara asılan bir tablo, sahnelenen bir oyun ya da çekilen bir film değil. Bedenin kendisi, kurulan ilişkinin kendisi sanat nesnesi haline geliyor. “Makine Dişlisinden” projesi bize şunu sordurtuyor: mücadele ve bilinç değişimi, bedende, bedenin kendi duyumsamasında ve hafızasında saklı olabilir mi?
Proje, sınıf bilincinin inşasında sanat pratiğinin belirleyici bir rol oynayabileceğini gösteriyor. Günlük hayatta giydiğimiz bir kot pantolonun hangi koşullarda, hangi bedenlerin hangi kimyasallara maruz kalarak üretildiğini sorgulamamakla, işçilerin kendi emek süreçlerinin ötesindeki sınıfsal bağı görememesi aslında aynı kökenden geliyor. Sınıf bilincinin başlangıç noktası tam da bu nedenle üretilen her nesnenin bir emek ürünü olduğunu ve bu emeğin arkasındaki sömürü ilişkilerini kavramaktan geçiyor.
“Makine Dişlisinden” projesi, katılımcıya 40 dakikalık bir üretim deneyimi yaşatarak onu tüketici konumundan çıkarıyor ve emek sürecini bizzat bedeninde deneyimletiyor. Buradaki amaç, kot işçilerine çalışma koşulları nedeniyle basit bir acıma duygusu uyandırmak değil. Amaç, katılımcının bedeninde hissettiği üretim ritmini Bego Demir’in silikozis tanıklığıyla birleştirerek onu şu noktaya taşımak: üretim-tüketim ilişkilerini sorgulayan, sömürünün kişisel değil sınıfsal bir mesele olduğunu kavrayan bir özne haline gelmek. Böylece sanat, sınıf bilincini kavramsal düzlemden çıkarıp bedensel düzlemde yeniden kuruyor; işçi sınıfının aynı üretim ilişkileri ağı içinde yer alan bir bütün olduğunu bedende hissettiriyor. Hissedilmeyen bir dünya değiştirilemez. “Makine Dişlisinden” tam da bu hissi yeniden kurarak, burjuvazinin görünmez kıldığı üretim ilişkilerini duyumsanabilir hale getiriyor.
Sendikal mücadele, grevler, işyeri temsilcilikleri ve siyasi örgütlenme elbette hayati önemde. Ama “Makine Dişlisinden” bize şunu sorduruyor: Direnişin, mücadelenin, dayanışmanın ilk adımı bazen bir bildiri okumak ya da bir yürüyüşe katılmakla birlikte başka bir bedenin acısını kendi bedeninde hissedebilmek olabilir mi? Malatya’daki Fatma’nın migrenini, Batman’daki Serap’ın bel fıtığını, Bego Demir’in ciğerlerindeki tozu duyumsayabilmekten mi geçiyor? Bu duygu bir acıma duygusu değil; üretim ilişkilerini anlamanın ilk adımı. Benzer sanatsal pratikler; Gündelik hayatımızdaki tükettiğimiz ürünlerin arkasındaki üretim ilişkilerini sorgulamanın üretilen her nesnenin bir emek ürünü olduğunu ve bu emeğin arkasındaki sömürü ilişkilerini kavramanın bir aracı olabilir mi?










YORUMLAR