Operasyon elemanları popüler bir iddia dillendiriyor: Gözle görülür bu tecride rağmen, 80 milletvekili ve belediye başkanlarının önemli bir çoğunluğu yeniden Kılıçdaroğlu’nun kapısında sıraya gireceği öne sürülüyor. Oysa bu pragmatik hesabı yapanlar, göz ardı ettikleri toplumsal öfke duvarına çarpmaya mahkumdur; zira aktörlerin bu dalgayı çiğneyerek hareket edemeyecekleri gibi, tabandan yükselecek reaksiyon karşısında çok geçmeden çark etmek zorunda kalacakları açıktır. Nedense bu kararlı 80 vekil birlikte poz veremiyor! Neyse.
Türkiye siyasi tarihi, dinamikleri gereği pek çok kırılma anına ve paradoksa sahne olmuştur. Ancak son dönemde Kemal Kılıçdaroğlu’nun, kamuoyunda “butlan”, “kayyum” olarak nitelendirilen atama süreci sonrasında içine düştüğü siyasal tecrit, eşine az rastlanır bir tabloyu gözler önüne seriyor. Bu süreci, güncel tartışmaların ötesinde, serinkanlı bir siyasi analiz süzgecinden geçirerek incelemek gerekiyor.
Gelin, bu geniş tabanlı yalnızlığın temel köşe taşlarına birlikte bakalım. Bir dönem altı farklı siyasi çizgiyi aynı masada buluşturma başarısı gösteren ve bu stratejik tasarımın “baş mimarı” olarak kabul edilen Kemal Kılıçdaroğlu, bugün ne kurduğu o masanın bileşenlerinden ne de merkez siyasetin diğer aktörlerinden zımni bir destek dahi bulabilmektedir. Aksine, siyasi aktörler sırayla Özgür Özel’e ve mevcut yönetime destek açıklamaları yapmaktadır. Siyasal yelpazenin farklı kanatlarında yer alan irili ufaklı hiçbir yapı bu yeni pozisyona ortak olma eğilimi göstermediği gibi sürecin karşısında konumlanmayı tercih etmektedir.
Bu yalnızlaşma kurumsal siyasi partilerle sınırlı değildir. Demokratik refleksleri ve toplumsal dinamizmiyle bilinen sendikalar, meslek odaları ve demokratik kitle örgütleri, bu kez söz konusu hamleye destek vermek bir yana sürecin karşısında net bir duruş sergilemektedir. Daha da çarpıcısı, kendi memleketi olan Dersim dernekleri ve Alevi kurumları dahi bu tasarrufa sert tepki göstererek kendisini adeta “düşkün” ilan edecek bir çizgiye gelmiştir.
Diğer yandan, seçim dönemlerinde X gibi dijital mecralarda yoğun bir rıza üretimi sağlayan yazar, sanatçı ve aydın çevresinin de önemli bir çoğunluğu süreci sert bir dille eleştirmeyi seçmiştir. Sessiz kalan kesimlerin motivasyonu ise sürece destek vermekten ziyade, mevcut iktidar blokunun tepkisini çekme çekincesine dayanmaktadır.
İşin en dikkat çekici boyutu, normal şartlarda asgari müştereklerde dahi buluşması imkânsız görünen siyasi odakların, ilk kez bu konuda “görünmez bir mutabakat” sağlamış olmasıdır. İYİ Parti’den Yeniden Refah’a, Saadet Partisi’nden Zafer Partisi’ne; sol-sosyalist blokta yer alan TİP ve EMEP’ten TKP’ye, TÖP’ten DEM Parti’ye kadar uzanan geniş yelpaze, bu idari ve siyasi tasarrufa karşı açıklamalar yaparak sokakta -farklı amaçlar için olsa da- mücadele başlatmıştır. Sürecin belki de en büyük paradoksu, bu adımı “siyaseten ölçüsüz” bulan sınırlı sayıdaki eleştirinin AK Parti içindeki odaklardan ve MHP kanadından (gerek İmamoğlu davası gerekse bu süreç özelinde) yaşanıyor oluşudur. Dolayısıyla, Cumhur İttifakı’nın tam bir blok halinde “Kılıçdaroğlu operasyonunu” ile muhalefetsiz bir rejim operasyonu desteklediğini söylemek rasyonel bir okuma olmayacaktır. Operasyonu yapan devlet mekanizmasının klikleri bile blok olarak kayyumu desteklememektedir!
Peki, ana gövdeyi oluşturan kendi partisi, milletvekilleri veya yerel yönetimlerin güçlü aktörleri ne yapıyor? Kameralar önünde bu süreci sahiplenen, kurumsal bir savunma geliştiren net bir siyasi irade görülmedi. Tek tük cılız çıkışlar dışında dişe dokunur hiçbir savunma mekanizması kurulabilmiş değil. Buna karşın, kamuoyunda “kapalı kapılar ardında destek fısıltıları olduğu” yönünde suni bir algı yönetimi yürütülmeye çalışılıyor. Deneyimler fısıltılarla ve şeffaf olmayan zeminlerde kalıcı bir siyasi deha ya da meşruiyet üretilemeyeceğini defalarca kanıtlamıştır. Siyaset somut verilerle ve net duruşlarla inşa edilir; gerisi yalnızca illüzyondan ibarettir.
Sözün özü; bu noktada şu stratejik soruyu sormak kaçınılmazdır: Bu süreci mutfakta, laboratuarda tasarlayanlar ve Kemal Bey’i bu dar alana sıkıştıranlar, günün sonunda arzu ettikleri siyasi amaca ulaşabilirler mi? Eğer amaç, Kemal Bey’i siyaset sahnesinde mutlak ve geri dönülemez bir yalnızlığa sevk etmekse, bu operasyonel planın tam bir başarıyla sonuçlandığını kabul etmek gerekir. Ancak niyet; buradan yeni bir toplumsal dalga yaratmak, muhalefeti parçalamak veya kitlesel yeni bir sinerji üretmekse; mevcut sosyolojik ve siyasi gerçeklerle bu hamlenin toplumsal karşılık bulması mümkün görünmemektedir.
Toplumsal meşruiyeti ve taban desteği olmayan hiçbir siyasi senaryo, uzun vadede ayakta kalamaz.









YORUMLAR