Tarihin sarkaçları bazen öyle anlarda birbirine çarpar ki, içeride verdiğiniz amansız bir mücadele, aslında sınırların ötesindeki devasa bir satranç hamlesiyle aynı kareye düştüğünü fark edersiniz. Bugün tam da böyle bir eşikteyiz.
Siyaset kulislerini sarsan yargı kararları ve ana muhalefet partisi ekseninde kopan fırtınalar, medyanın bildik koridorlarında yine o bildik koruyucu nakaratla yankılanıyor: “Devlet refleks gösterdi, partiyi kurtardı, projeyi bozdu.” Bu müdahaleleri derin, gizemli ve mistik bir “devlet aklı” parantezine alarak açıklamak, bu toprakların en konforlu, en steril söylemidir. Devleti adeta göklerden inmiş, sınıflar üstü, kendi başına canlanan kutsal bir organizma gibi anlatıp duruyorlar. Ne de olsa her şeyi bu soyut efsaneyle açıklamak, asıl suçlunun yüzündeki maskeyi indirme zahmetinden kurtarır insanı.
Ama sormak gerekiyor: Bu devlet madem bu kadar “hassas” reflekslere sahip, madem her şeye gücü yeten bir koruyucu aziz; o halde neden işçinin, emekçinin, halkın, kadınların, gençlerin, ezilen ulusların feryadına gelince birden felç oluyor? Türkiye’de adım adım örülen, kurumsallaşan ve adeta meşruiyetini sandıktan alıp uygulamada tek bir iradeye devreden o “fiili monarşi” arayışı hız kazanırken, memleketin yeraltı kaynakları, madenleri, ormanları yerli ve yabancı tekellere peşkeş çekilirken neredeydi o şanlı devlet refleksi? Kazdağları’nda, Akbelen’de doğa katledilirken, milyonlarca genç güvencesizliğe mahkum edilip halkın mutfağı tarumar edilirken neden harekete geçmedi o meşhur direnç?
Gerçek şudur: Devlet, gökyüzünde asılı duran bağımsız bir irade değildir. O, egemen sermaye sınıflarının çıkarlarının en tepedeki siyasi organizatörüdür. “Devlet aklı” denilen şey, aslında iktidardaki kliklerin kendi aralarındaki güç ve paylaşım savaşını yürütürken yargıyı ve bürokrasiyi birer enstrüman olarak kullandığı bir rasyonaliteden ibarettir. Tam da bu yüzden, yoksul halk kitlelerine “aynı gemideyiz” masalını yutturmanın en kolay yolu, sürekli bir “beka” ve “gizemli üst akıl” anlatısı üretmektir.
Bu içerideki güç savaşları sürerken, sınırların ötesindeki sermaye lobiler de boş durmuyor. Donald Trump’ın eski danışmanlarından Thomas Barrack gibilerin uzun süredir fısıldadığı, şimdilerde ise yetki alanı iyice genişleyen o tehlikeli tez yeniden sahnede: Ortadoğu için en iyi rejim biçimi, “monarşilerdir.” Bölge halklarına, “Siz demokrasiyi beceremezsiniz; size parası olan ve karnınızı doyuran akıllı diktatörler lazım” diyen bu emperyalist akıl, aslında sömürgeci mantığın yüzyıllardır değişmeyen dilidir. İşte içerideki egemen kliklerin devlet aygıtını kullanarak yürüttüğü operasyonlar, dışarıdaki bu tasarıma paralel ilerliyor.
Bölgede totaliter yapıları “istikrar” adına kutsayan emperyalistler, Türkiye’deki tek adam rejiminin tahkim edilmesine de aynı pragmatizmle yaklaşıyor. Bugün siyasetin ezberlerini bozacak kadar berrak ve bir o kadar da hayati bir kavşaktayız. Eskiden birbirine mesafeli duran kavramlar artık can havliyle birbirine sarılıyor. Seçme ve seçilme hakkını savunmak, saraylara karşı tebaanın değil “yurttaşın” hukukunu, yani Cumhuriyet’i savunmak, bugün doğrudan doğruya anti-emperyalist bir duruşun ta kendisidir.
Emperyalizmin bu coğrafyadaki planları bir gerçektir; ancak bu projelere gerçek barikatı, uluslararası sermaye ağlarına göbekten bağlı olan ulusötesi klikler ve onların bürokrasisi değil, bu ülkenin sömürülen emekçileri kurabilir. Biz açlıkla sınanırken kılını kıpırdatmayanlar, kendi koltukları ve düzenlerinin bekası söz konusu olduğunda burjuva hukuku bir gecede eğip bükebiliyorlar. Siyaset tablosundaki piyonlar veya figüranlar değişebilir; ancak bu aygıt sermayenin kırbacı olmaya devam ettikçe, fatura hep bu halkın sırtına yüklenecektir. Meseleyi soyut devlet efsanelerinin ötesine geçerek, “Bu devlet kimin çıkarını örgütlüyor, kimi koruyor?” sorusuyla tartıştığımız gün, bu cambazlık yerle bir olacaktır.









YORUMLAR