İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın 28 Mayıs gecesi, grevden yalnızca bir saat önce yaptığı açıklama; kent emekçilerinin içinde bulunduğu sınıfsal mücadeleyi daha da görünür kıldı bana göre.
Evet, grev Başkan’ın da dediği gibi demokratik bir hak. Ancak mesele hakkın tanınıp tanınmaması değil, bu hak kullanılırken sizin nasıl bir dil tercih ettiğiniz. Başkan, “Sendikanın talepleri makul değil. Kamu vicdanı, sendikayı desteklemeyecektir” diyor. Ancak burada eksik olan, bu taleplerin kimin “makul”ü olduğu ve hangi gerçekliklerle değerlendirildiği.
Emekçilerin, her geçen gün eriyen maaşları karşısında insanca yaşayacak ücret talep etmesi yeterince makul değil mi? Enflasyonun, kiraların, gıda fiyatlarının hızla arttığı bir ortamda yaşam mücadelesi vermek gerçekçi değil mi? Belediyenin içinde bulunduğu ekonomik darboğazın farkındayız elbette, ama işçinin gündelik yaşamındaki darboğaz da emeğinin karşılığını alamamasıdır! Elektrik faturasını ödeyemeyen, barınamayan, çocuğunu kreşe gönderemeyen, ikinci bir iş arayan bir işçiye, bu talepler “fazla” gelebilir mi?
Öte yandan Sayın Tugay’ın açıklamasındaki “dayanışma ruhu”nun; işçiden fedakârlık beklemek değil, onun mücadelesini omuzlamak olduğunu söylemeliyim. Ve yine üzülerek ifade etmeliyim ki, Başkan’ın “Bu taleplerle işçiler lehine bir kazanım sağlanamayacağı açıktır” sözleri, bir sosyal demokrat belediye başkanından çok, sürekli kendi hayatını “kazanımlarla” büyüten bir patronun diliyle örtüşüyor. Oysa grevin zaten en temel amacı, bir kazanım elde etmek. Ve emekçinin kazancı olmadan masada barış olmaz.
Ve elbette, grev kentteki hayatı zorlaştıracak. Çünkü bu kent, işçinin zaman zaman küçümsenen emeğiyle yaşıyor. İşte bu yüzden grev, görünmeyen emeği görünür kılacağı için kıymetli.
Gelelim sokaktaki sese…
“İşçiler çok maaş istiyor, özel sektörde insanlar 22 bin liraya çalışıyor,” deniyor. Asgari ücret düzeyinde çalışan biz gazeteciler için de bu sözler kulağa hoş geliyor. Çünkü sefalet ücretleriyle yaşayan bizler için, 2-3 kat fazla maaş alan bir işçinin yanında durmak kolay değil! Ama sorgulamamız gereken asıl soru şu: Bir ülkede milyonlar asgari ücrete razı olmuşsa, bu belediye işçisinin de razı gelmesi gerektiği anlamına mı gelir? Açlık yaygınlaştı diye açlık makul mü olur? Tam tersine, direnen işçi, sessiz kalan işçiyi de yukarı çekmez mi? Bu grev, asgari ücretle yaşamaya zorlanan milyonların sessiz isyanına ses değil mi aynı zamanda?
Bir başka söylem: “Zaten çalışmıyorlar, yatarak para alıyorlar.” Peki öyleyse, neden bu greve bu kadar öfke duyuluyor? Madem üretmeden maaş alıyorlardı, o zaman üretmedikleri birkaç günün neden bu kadar etkisi olsun? Bu çelişkiyi görmek lazım. Genel geçer yargılarla emekçiyi suçlamadan önce sistemin ve yönetimin yarattığı aksaklıkları tartışmak gerekiyor.
Evet, eş-dost-akraba ilişkileriyle belediyelerdeki kadrolaşmayı, düşük verimliliği inkâr eden yok. Ama bunun bedelini hak arayan işçiye ödetmek, adaletsizlik olmaz mı?
Kimi eleştirilerde de, “DİSK neden başka yerlerde böyle mücadele etmiyor?” deniyor. Bu soruda haklılık payı olabilir. Ama belki de asıl mesele, başka yerlerde neden bu cesaretin gösterilemediğidir. Belki de tüm bunlar; İzmir’de sendikal örgütlülüğün güçlü olması, işçinin bilinç düzeyinin yüksekliği, bu kentin tarihsel mücadele geleneğinin etkisidir. Belki de sorun, DİSK’in İzmir’de “zaman zaman” yükselttiği mücadele değil, başka yerlerde bu zeminin eksikliğidir.
Bir çift sözü de Sayın CHP İzmir İl Başkanı Şenol Aslanoğlu’na söylemem gerekir. “Bu grev AKP’yi sevindirir” sözlerini “cımbızlamadan”, niyetini de anladığımı varsayarak ama manşet cümlenin o olduğunu bilerek söylemeliyim ki; AKP sevinmesin diye işçinin susması, patronlar zarar etmesin diye işçinin ölmesi, birilerinin keyfi kaçmasın diye işçinin ezilmesi yetmedi mi artık? Sürekli emekçinin sırtına yüklenen sorumlulukla kim ne kazandı bugüne kadar?
O yüzden belki işçinin greve çıkması iktidarı sevindirir ama kim bilir günün sonunda işçiyi daha da sevindirir!










YORUMLAR