Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Başak Güldal
Başak Güldal

Doymayan yanımız

Hayatım boyunca kendi kulvarımdan birilerini aradım. Kendi dilimi konuşabileceğim, hatta konuşmadan anlaşabileceğim insanları. Bu arayış bazen bir sohbetin ortasında başladı, bazen merak ettiğin bir yabancıyla karşılaşma anında. Hep aynı şeyi mi arıyordum, yoksa her defasında farklı bir “ben” mi arıyordu?

Biz insanlar sabit kalamayan, değişip dönüşen ve bulunduğumuz ortama bir süre sonra da olsa zorunlu olarak uyum sağlayan varlıklarız, öyleyiz değil mi? Bu yüzden, birilerine ulaşmanın altında tam olarak ne kadar sürdürülebilir bir anlam yatıyor?

Birilerini tanımak için heves ediyoruz, onları merak edip hayatlarını dinlemek istiyoruz. Çoğu zaman bunu içimizdeki eksikliğin arayışından hareketle yapıyoruz. Her yeni tanışma biraz da kendi içimizde bir kapı açmak gibi; karşımızdakinde kendimizi görür, bazen de görmediğimiz yanlarımızla yüzleşiriz. Ama sonra değişiyoruz. O kapıdan geçtiğimizde biz artık eskisi gibi değiliz. Bir zamanlar bize iyi gelen şey bir noktada ağır gelmeye, heyecan verici olan sıradanlaşmaya başlıyor. Belki biz değiştiğimiz için, belki de karşı taraf.

Bu döngü hiç bitmeyecek gibi. Belki de asıl mesele arayışın kendisini sürdürmek; çünkü biz değiştikçe aradığımız şey de değişiyor. Ve belki de bu yüzden hiçbir zaman kimseyi tam anlamıyla bulamıyoruz.

Ama bir yanım hâlâ soruyor: Eğer bu arayış hiç bitmeyecekse, bulduklarımızın gerçekten bir anlamı var mı? Yoksa sadece bir sonraki arayışa güç toplamak için mi birbirimize dokunuyoruz? Bir noktada belirli bir süre tek başımıza kalabilen varlıklar olduğumuzu düşünürsek, evet aslında hepimiz birbirimizin deneyi oluyoruz ve aldığımız her şeyi dönüştürüp başka bir bölüme geçiyoruz.

Sürekli aramak, sürekli yeni insanlara tutunmaya çalışmak bizi tüketiyor mu? Belki de asıl mesele arayışın kendisi değil, her şeyi hızla tüketme eğilimimiz. Artık bir şeyleri anlamak, içinde beklemek, olgunlaşmasını izlemek yerine hızla sahip oluyor, hızla vazgeçiyoruz. Elimize geçen çoğu şey, hatta insanlar bile, bir süre sonra ilgi çekici olmaktan çıkıyor. Onları tükettikçe kendimizi de tüketiyoruz. Ve bunu daha önce yapmamışız gibi yeniden aynı döngüye giriyoruz: Yeni bir yüz, yeni bir hikâye, yeni bir heyecan. Sonra hepsi yeniden sıradanlaşıyor.

İşte bu görünmez ipin üstünde birbirimize tutunduğumuz anlar önemli oluyor. Bir sohbet, bir mesaj, ya da fark etmeyeceğimiz kadar kısa bir an bile bunu sağlayabiliyor. Bu insanlar bize bir denge sunuyor; ama biz değiştikçe ip geriliyor, esniyor, bazen kırılacak gibi oluyor. Yine de tutunmak mümkün.

Belki de insanları özel kılan, birlikte geçirdiğimiz zaman değil, birlikte hissettiğimiz anın değeri. Ve bu yüzden aramayı bırakmıyoruz; çünkü bu küçük bağlar hem bizi diri tutuyor hem de eksik yanımızı hatırlatıyor.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER