Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Veli Şahin
Veli Şahin

Eagleton, Göktaş ve iktidarın mizahla imtihanı

Bugün stand-up sanatçısı Deniz Göktaş’ın gözaltına alınma haberi önümüze düştüğünde, zihnimde ilk olarak İngiliz edebiyat eleştirmeni Terry Eagleton’ın Mizah kitabı ve sorduğu o soru yankılandı: “Mizah, egemen bir güç için bir tehdit midir, yoksa o gücü tahammül edilebilir kılan bir emniyet supabı mı?” Alman sosyolog Norbert Elias’tan mülhem, “Gülen kimse ısırmaz” diyerek “komediyi barışçıl, uysal bir uzlaşı alanı olarak görmeye meyillidir egemenler” tespitinde bulunur. Morali bozuk, somurtkan bir kitle her an hırçınlaşabilir zira; oysa pazar yerinde biraz kıkırdamak, toplumsal gerilimi neşe aracılığıyla çözüverir. Fakat bugün Türkiye’de Deniz Göktaş’ın sahnede kurduğu politik referanslar ve kurcaladığı çelişkiler yüzünden gözaltına alınması, o “uysal ve zararsız mizah” beklentisini bir kez daha darmadağın etti. Eagleton’ın kitabında izini sürdüğü o tehlikeli, “aşırı” damarı sokağa taşıdı ve bize Nietzsche’nin o kehanet gibi sözünü hatırlattı: “Bugün hiçbir şeyin geleceği olmasa bile, kahkahamızın bir geleceği var.” O gelecek, tam da bugün, bir adliye koridorunun soğukluğunda aranıyor.

Eagleton, Mizah adlı eserinde felsefe tarihinin komediyle olan o gerilimli ilişkisini masaya yatırırken, yönetici elitlerin mizah karşısında neden hiçbir zaman ılımlı olmadığını çok iyi özetler. Kahkaha, tarih boyunca medeni eğlence ile kaba saba kıkırdama arasında sıkı bir ayrıma zorlanan bir sınıf meselesi olmuştur. Platon, Cumhuriyet’inde aristokrat muhafızlar sınıfına kahkahayı şiddetle yasaklamış, komediyi kölelere ve yabancılara bırakmıştı. Aristoteles ise zekayı sadece “eğitimli ve elit” olanların tekeline alıp, halkın o kontrolsüz kahkahasını aşağılamıştı. Platon’un aşırı kahkahayı kusma ve dışkılama gibi “bedensel bir kontrol kaybı” olarak görüp dehşete düşmesi tesadüf değildir; çünkü kontrolünü kaybeden bir beden, devletin koyduğu sınırları da tanımaz. Bireysel bedenin kahkahada dağılması, her zaman bir halk isyanının, toplumsal bir dağınıklığın habercisi olarak algılanmıştır. Bugün Deniz Göktaş’ın sahnede yaptığı tam olarak neydi? Egemenlerin “makbul ve medeni eğlence” sınırlarını ihlal etmek, o güne kadar sadece seçkin salonlarda gizli kapılar ardında fısıldanan politik çelişkileri, avamın pazar yerine, yani sahneye ve YouTube ekranlarına taşımaktı. Antropolog Mary Douglas’ın Eagleton’ın kitabında aktarılan teziyle söylersek; şakalarıyla toplumsal ve siyasal anlamların temel keyfiyetini, yani “kralın çıplaklığını” ifşa ediyordu. İşte tam da bu yüzden, muktedirlerde o kadim kontrol kaybı korkusunu tetikledi ve “yıkıcı” ilan edildi.

Eagleton, kitabında Trevor Griffiths’in klasik oyunu Komedyenler üzerinden mizahın iki uzlaşmaz kutbunu karşı karşıya getirir. Bir tarafta Bert Challenor vardır; komediyi derin düşünceden kaçınan, halka duymak istediği ırkçı, cinsiyetçi ya da basmakalıp klişeleri satan ticari bir meta olarak görür. Challenor için komedyen bir misyoner değil, sadece bir “kahkaha tedarikçisidir.” Bu mantık, 18. yüzyıl İngiltere’sindeki le doux commerce (tatlı ticaret) felsefesine dayanır. O dönemde Shaftesbury, Steele ve Addison gibi liberal aydınlar, ticaretin çarkları pürüzsüz dönsün diye topluma “cana yakınlık, hoşgörü ve sevimli eksantriklikler” telkin etmişlerdi. İngiliz Lordu Chesterfield, “Hiç kimsenin güldüğü duyulmamalıdır, sadece gülümsenmelidir” diyerek neşeyi sterilize etmiş, uysallaştırmıştı. Türkiye’deki ana akım şov dünyası da uzunca bir süre bu “tatlı ticaret” mizahıyla geçindi. Bize sınıf çelişkilerini, sömürüyü, ezen/ezilen çelişkisini törpüleyen “tatlış” şakalar sattılar. “Aslında hepimiz yufka yürekliyiz, biriz, aynı şeylere gülebiliriz” diyerek taşa kesmiş politik gerçeklerin üzerini duygusallıkla örttüler. Ama Deniz Göktaş sahnede bu sevecen maskeyi kasten yırttı. O, Griffiths’in oyunundaki diğer kutba, yani bilge öğretmen Eddie Waters’ın felsefesine bağlı kaldı: Mizahı bir “ilaç”, insanın canını acıtan, onu korkutan ve utandıran şeylerle yüzleşme cesareti olarak gördü. Gerçek bir şakanın sadece gerginliği gevşetmekle kalmayıp, iradeyi özgürleştirmesi ve durumu değiştirmesi/eylemsellik gerektiğine inandı. Göktaş, acı ve ölüm gibi ağır konuları, kutsal itaat normlarını hafife alarak otoritenin pençesini gevşetti. Egemenler ise tam da bu gücün azaldığı yerde polisiyle ve adliyesiyle beklendiği gibi devreye girdi.

Comedians oyununun en sarsıcı karakteri olan Gethin Price, sahnede “merhametsiz ve sevgisiz”, kasten eğlenceli olmayan, tehditkar bir palyaço performansı sergiler. Gerekçesi nettir: “İçinde yaşadığımız dünya çirkin, sömürü dolu ve saldırgansa, bunu anlatan mizah nasıl sevecen olabilir? Hakikat, attığın yumruktur.” Göktaş’ın tutuklanmak üzere gözaltına alınmasıyla, George Meredith’in o meşhur tezi bir kez daha doğrulandı: “Medeniyetin olmadığı yerde asla gerçek komedi olmayacaktır.” Kadınların, işçilerin ve muhaliflerin baskı altına alındığı bir yerde, komedi sanatı da ilkel ve melodramatik bir sansür kıskacına alınır. Muktedirler bize şunu fısıldıyor: “Bizim icazet verdiğimiz kadar güleceksiniz, bizim sınırlarımızda kıkırdayacaksınız” Ama unuttukları şey kahkahanın “tehlikeli” niteliğidir. Tuba çalmak veya beyin ameliyatı yapmak gibi değildir gülmek; ayrıcalıklı bir soy kütüğü ya da titizlikle geliştirilmiş bir uzmanlık gerektirmez. Halka aittir. Raymond Williams’ın dediği gibi; emek hareketinin simgesi sıkılı bir yumruktur ancak o yumruk yeni bir gerçeği biçimlendirmek için açılabilmelidir. Komedyenin görevi de tam olarak budur: Yumruğu sıkmak, sarsmak ve sonra o parmakları yeni bir dünya ihtimaline açmak.

Eagleton, Mizah kitabının son virajında, Mikhail Bakhtin’e selam çakarak hem yıkıcı hem de olumlayıcı olan “karnaval” kavramına sığınır. Karnaval, tüm statülerin, yasakların ve hiyerarşilerin geçici olarak askıya alındığı, halkın pazar yerinde egemenlerin kuklalarını parçaladığı o devrimci “ütopya” alanıdır. Sahneler bizim modern pazar yerlerimiz, komedyenler ise karnavalın dürüst şivesidir. Deniz Göktaş’ın bugün gözaltına alınması, iktidarın modern pazar yerini kapatma, karnavalı erkenden bitirme girişimidir. Alenka Zupančič’in iddia ettiğinin aksine, komedi her zaman düzeni tahammül edilebilir kılan bir uyuşturucu değildir. Gerçek komedi, kafesin parmaklıklarını eritiveren asittir.

Son olarak ifade etmek gerekiyor: batı merkezli bu teorik çerçevenin çok daha köklü ve can yakıcı bir karşılığı tam da bizim topraklarımızda, kendi coğrafyamızın hafızasında da saklıdır. Her fırsatta “milli hafıza”dan, şanlı tarihten, yerli ve milli köklerden bahsetmekle övünen, tarihsel sürekliliği dilinden düşürmeyen muhafazakarlar ve sağcılar, o çok sevdikleri tarihin en yalın gerçekliğine karşı kör ve sağırdırlar. Çünkü bu toprakların tarihi, sadece sarayların fetih nameleri değil; aynı zamanda iktidara, adaletsizliğe ve baskıya karşı halkın ürettiği o muazzam mizahi direnişin tarihidir. Nasreddin Hoca’nın Timur’un filleri karşısında halkın korkusunu yüzüne vuran o ince zekası, Karagöz ve Hacivat’ın perdede Osmanlı’nın saray bürokrasisini, kadılarını ve seçkinlerini tiye alan dili, Laz fıkralarının o hırçın Karadeniz aklıyla otoritenin mantığını tersyüz eden absürtlüğü ve hatta Anadolu’nun dört bir yanındaki Bektaşi fıkralarının yobazlığa ve dinsel tahakküme karşı fırlattığı o muazzam ironi okları… İşte bu coğrafyada mizah hiçbir zaman saray seçkinlerinin, kibar salonların malı olmamıştır; her zaman sokaktaki halkın, ezilenlerin en güçlü mücadele aracı olmuştur. Siyasi iktidarların, padişahların, kadıların sarsılmaz zannedilen mülkleri karşısında halk, kendi adaletini o sivri dilli hikayelerle, pazar yeri neşesiyle aramıştır.
Bugün Göktaş’ın susturulmaya çalışılması, özünde tarihe baktığını iddia eden ama tarihin bu halkçı damarından ödleri kopanların o kadim korkusunun bir tezahürüdür. Ama unuttukları şey; ne Nasreddin Hoca’nın eşeği ters bindiği o adalet arayışı, ne Karagöz’ün o patavatsız dürüstlüğü, ne de bugünün Deniz Göktaşları bu topraklardan silinebilir. Karnaval sokaktadır, parmaklıkları yoktur ve adliye duvarlarını da aşar. O sokakta gülen kimse, ısırmasa bile, bir gün mutlaka o kafesi kıracaktır.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER