“Tarafsız ve bağımsız gazetecilik” iddiası, egemen sınıfın kendi tekil çıkarını evrensel çıkar olarak sunmasının ideolojik bir formülünden başka bir şey değildir. Bugün Türkiye’de medya aygıtı için bu liberal anlatının “basın özgürlüğü” gibi kavramlarla ambalajladığı perde tamamen yırtılmış; yerini hegemonik gücün konsolidasyonunu sağlayan çıplak bir tahakküm mekanizmasına bırakmıştır. Artık bir “basın özgürlüğü” iddiası bile söz konusu değildir; zira nesnel gerçeklik, geniş kitleler nezdinde bu yapının salt birkaç holdingin mülkiyetindeki bir enformasyon ağı değil, siyaset ve sermaye arasındaki organik simbiyozun en kristalize olduğu suç mahalli olduğunu ifşa etmiştir. Medyanın her ne kadar geniş halk kesimleri üzerinde etkisi devam etse de meşruluğu ve inandırıcılığı giderek zayıflamaktadır.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel tarafından kamuoyuyla paylaşılan ve Adalet Bakanı Akın Gürlek’i odağına alan belgeler, söz konusu yapısal çürümenin ifşası noktasında tarihsel bir turnusol işlevi görmüştür. Makbul gazetecilik tartışmalarının yeniden alevlenmesine konu olan bu durum basit görülemez. Karşımızdaki tablo, bir editoryal ihmal veya seçici suskunluk değildir; suçüstü yakalanmış bir sistemin, kriz anındaki refleksif savunma mekanizmasıdır. Kendisini “muhalif” olarak kodlayan mecraların, bu belgeleri gazetecilik etiği uyarınca soruşturmak yerine “resmi sözcü” refleksiyle defansa geçmesi; sistemin kriz anlarında kendi “kalemşörlerini” deşifre etme pahasına açık muhafızlara dönüştürdüğünün en somut kanıtıdır.
Medya sisteminin en işlevsel bileşenini, “yarı muhalif” olarak tanımlanan yapılar teşkil etmektedir. Bu mecralar, toplumsal öfkeyi düzenin yapısal temellerine zarar vermeyecek şekilde absorbe eden kurumsal emniyet supaplarıdır. Örnek vermek gerekirse, ekonomik krizi sürekli ajandada tutuyormuş izlenimi verirken; krizin asli faillerini, yani egemen sermaye fraksiyonlarını ve onların devlet aygıtıyla kurduğu rant ilişkisini ustalıkla perdelemektedirler. Daha da kritik olan husus, bu yapıların devletin kurucu anlatılarıyla gerçek bir gerilime asla girmemeleridir. “Kutsal devlet” dogması, bu yapılar nezdinde fiili ve dokunulmaz bir yayın ilkesi olarak işlemekte; böylece egemen sınıfın devlet biçimindeki örgütlenmesini sorgulanamaz kılmaktadır.
Mesele bireysel etik tercihlerden ziyade; siyasi konjonktürün, hangi sorunun sorulabileceğini ve hangi sessizliğin korunacağını önceden tayin etmesidir. “Makbul” olan, iktidar bloğunun anlık söylemine eklemlenendir; “makbul olmayan” ise bu söylemi deşifre ederek sistemin tolerans sınırlarını zorlayandır. Sınıf çelişkisini örtbas etmek amacıyla beslenen ulusalcı, muhafazakâr ve milliyetçi sacayağı üzerine oturan medya çevrelerinin, defalarca toplumsal enerjiyi ihtiyaç duyulduğu an güvenlik eksenli politikalara kanalize edebildiğine tanık olunmuştur. Akın Gürlek dosyasının ifşası sonrasında bazı gazetecilerin, “etrafımızda savaş varken zamanı mı?” çıkışları da bu durumu göstermektedir. Burada işleyen, burjuva ideolojisinin temel işlevlerinden biri olan tehlikeyi dışsallaştırma ve krizi olağanüstü hal söylemiyle nötralize etme pratiğidir.
Akın Gürlek belgeleri karşısında takınılan tavır bir gazetecilik faaliyeti değil, bir “siper kazma” operasyonudur. Belgelerin içeriğini bir analize ve araştırmaya tabi tutmak yerine, sızdırılma yöntemine dair yapay polemikler üretmek, zamanlamasını tartışmak; devletin medya üzerindeki doğrudan ambargosunun tezahürüdür. Bu refleks, basın aygıtının doğrudan şiddet içermeyen ancak işlevsel olarak sansürle eşdeğer bir yapısal zorlama altında işlediğini göstermektedir.
Elbette bu karanlığı tasvir ederken tüm sesleri özdeşleştirmek, sistemin “herkes aynı” söylemine hizmet eden bir yanılgı olur. Gerçek gazeteciliği mülkiyet ilişkilerine karşı kuran, sermaye ile organik bağını koparmakla birlikte tarafını emekçilerden ve halktan yana belirlemiş ve sistemin yapılarını hedef alan mücadeleci mecralar mevcuttur. Akın Gürlek belgelerini örtbas eden vitrin figürlerini değil; halkın sorumluluğuyla bilginin peşine düşenleri savunmak, devlet-sermaye bloğunun bu birliğini bozacak sınıf bilinçli bir politik iradenin ilk zorunlu adımıdır. Unutulmamalıdır ki; efendilerin sofrasından beslenenler, efendilerin suçlarını hiçbir zaman ifşa edemezler. Aksine, o suçları “devlet gerekliliği” ya da “ulusal çıkar” kılıfıyla yeniden ambalajlayıp topluma servis ederler.









YORUMLAR