Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Veli Şahin
Veli Şahin

İşçi Milleti: Lefke 1948

“Gebermiş pezevenk!”

Sahne henüz ısınmamış, seyirci koltuklarına yerleşeli birkaç dakika olmuş. Ve ilk repliğiyle oyun sizi tokatlar gibi uyandırıyor. Merak etmeyin, konu Hitler. Ama bu açılışın sertliği tesadüf değil tam da anlatılmak istenenin özü bu zaten.

Hülya-Özdemir Nutku İzmir Uluslararası Tiyatro Festivali kapsamında izlediğim “Lefke 48 – Bir Grev Öyküsü”, Lefke Belediyesi Cittaslow Tiyatrosu’nun imzasını taşıyor. Gündoğdu Gencer’in kaleminden…

Oyun bizi 1948 Kıbrıs’ına götürüyor. Antik çağlardan bu yana bakır yataklarıyla tarihe geçmiş bu adada -Kypros, yani bakır adası- İngiliz sömürge yönetiminin gölgesinde, Amerikan şirketi CMC’ye ait bir maden ocağında 1500 Rum ve 700 Türk işçi çalışmaktadır. İkinci Dünya Savaşı yeni bitmiştir; kazananlar zaferlerini kutlarken, savaşı görmemiş madenin işçileri toprak altında ter dökmektedir. Ve bir gün yeter diyecekler. Kıbrıs’ta bugün işçi haklarının büyük bir kısmı, o gün verilen mücadele sayesinde korunuyor. İşte bu, o mücadelenin hikâyesi.


Dil Bir Kostüm Gibi Giyilince

Oyunun en çarpıcı tercihlerinden biri, daha afişini görür görmez dikkatimi çeken bir şeydi: Kıbrıs ağzı. Türkçe biliyorsunuz, ama kulağınız yine de bir an duraksamak zorunda kalıyor. Sanki eskiden tanıdığınız biri yıllar sonra farklı bir şehrin şivesiyle karşınıza çıkmış gibi.
Yapımcılar altyazıya sığınmak yerine cesur bir yola giriyor: Diyaloglar Türkçe tasarlanmış, yer yer İngilizce ve Rumca’ya kapı aralayarak izleyiciye “bunlar aslında farklı diller konuşuyor” hatırlatmasını yapıyor. Arka sahnede ise o döneme ait fotoğraflar ve Rumca çeviri!

Kıbrıs ağzı sahneye ayrı bir sıcaklık katıyor.
İlk bakışta Lefke 48, bir işçi-patron hikâyesi gibi görünüyor. Öyle tabii ama yalnızca bu kadar değil. Bir tarafta CMC’nin genel müdürü Hendricks var; seyirciye dönerek şirketin adaya “katkılarını” anlatan, hastane kurduklarını, çocuklara süt dağıttıklarını, ücretlerin Kıbrıs ortalamasının yüzde yirmi üzerinde olduğunu gururla sıralayan adam. Öte yanda İngiliz Valisi Wooley ve ardından gelen güvenlik subayı Fletcher. Ve telefonda hiç görünmeyen ama her şeye hükmeden bir ses: Mr. Mudd!

Oyunun en keskin anı, Hendricks’in o telefon konuşması. Mr. Mudd ona şunu öğretiyor: İşçilere kendin verme. Onlar talep etsin, sen azar azar ver. Çünkü her şey verilince “bitleri kanlanır, daha fazlasını isterler!

Diğer tarafta Ali, Babis, Cahit var. Farklı kimliklerden, farklı dillerden ama aynı toprak altında, aynı yorgunlukla. Aralarındaki diyaloglar ne kahraman ne kurban portresi çiziyor. Gelecek yılki 1 Mayıs yürüyüşünü planlayan, temkinli ama kararlı işçiler…

Kahkaha

İşçilerin talepleri masaya gelmiş: 12 saat değil 8 saat çalışma. Ücretli yıllık izin. Hendricks bunu okuyunca gülüyor. Kahkahalarla. “They gotta be kidding me!” diye bağırıyor ve o İngilizce cümle sahneye öyle oturuyor ki, dil bile bir sınıf meselesi haline geliyor aniden.

Hendricks kötü adam olmak için çabalamıyor sadece dünyayı çok doğal bir şekilde kendi gözünden görüyor. İşçilerin insanca yaşam talepleri ona gerçekten komik geliyor. Ve işte bu, açık bir düşmanlıktan çok daha rahatsız edici. Seyirci olarak o an gülmüyor insan. Ama Hendricks gülüyor. Bu ikisi arasındaki mesafe, oyunun bütün meselesini özetliyor.

Süt ve Hastane

Hendricks bu kez gülmüyor. İşçilerin 1 Mayıs örgütlemesine ceza olarak, neredeyse sıradan bir duyuru gibi şunları söylüyor: Çocuklara süt dağıtımı durdurulmuştur. Hasta yataklar boşaltılacaktır. Hastane artık işçilere değil, maaşlı personele açıktır.

Fletcher ise bunu bir adım daha ileri taşıyor: Bozguncu babaların cezasını çocuklar çekecektir. Ve Kıbrıs’ın güzel kadınlarının kocalarına “edecek bir çift lafı olacaktır” diye ekliyor erkek işçilere karşı kadınları kışkırtmak istercesine…

O yıllarda sendikalar greve çıkan işçilere ödenek vermemektedir. Grevciler, toplumun dayanışmasıyla grevlerini sürdürebilmektedir. Maden grevine toplumun birçok kesiminden destek gelir. Grevcilerin ve ailelerinin ihtiyaçlarını karşılamak için Kıbrıslı Rum ve Türklerin büyük bir çoğunluğu her hafta gönüllü olarak para ve yiyecek yardımı yaparlar.

3 Martta CMC patronu grevi zayıflatmak için bir yola daha başvurur. Karadağ Mahallesi ve Gemikonağı İskelesindeki işyerlerine çalışmak için grev kırıcılar gönderir. Grev kırıcılarla ve polisle birçok kez karşı karşıya gelen grevci işçilerden 8’i, çıkan çatışmalarda ağır yaralanır ama bu hamle de Türk ve Rumlardan oluşan grevci işçilerin kararlı direnişi sayesinde boşa çıkarılır.


Tanrı da Onların Yanında mı?

Grev bastırılmak istendiğinde patronlar polise, askere başvuruyor bunu zaten biliyoruz. Ama oyunun en soğukkanlı sahnelerinden biri, gücün çok daha yumuşak bir silah kullandığı an.
Babis kürsüye çıkıyor. Haç çıkarıyor. Aziz Pavlos’un sözleriyle başlıyor: Materyalist teorilere aldanmayın, ruhunuzu satmayın, öfkeyi içinizden atın. Ve sonunda geliyor asıl mesaj: Greve derhal son verin. Dini bir lider, işçilere “pederane bir ruhla” geri dönmelerini tavsiye ediyor ve bunu yaparken tamamen içten görünüyor. Bu da onu çok daha tehlikeli kılıyor.
Türk işçilere ise başka bir ses sesleniyor. Doktor Fazıl Küçük, kendini hep yanlarında olmuş biri olarak tanıtıyor. Ama ardından ekliyor: Şirket madeni kapatıp gidecekmiş. Hepiniz işsiz kalırsınız. “Türk olan, vatanını seven işbaşı yapsın.”

İki farklı topluluk, iki farklı dil, iki farklı otorite figürü ama aynı mesaj: Dağılın. Rum işçiye İncil, Türk işçiye vatan. Araçlar farklı, amaç aynı. Dayanışmayı kırmak için her toplumun kendi içindeki en kutsal şey kullanılıyor.

İki İmza, Bir Cümle

Cahit elindeki kağıdı okuyor. Eşit sayıda Rum ve Türk üyelerden oluşacak karma kaza heyetleri… Her türlü ırkçı nefret ve ayrımın protesto edilmesi… Kararların her iki tarafın çoğunluğuyla alınması…
Bunlar bugün kulağa sıradan gelebilir. Ama 1948’de, savaşın yorgunluğunun üstüne milliyetçi rüzgârların esmeye başladığı o günlerde, bu cümleler oldukça önemli. Ve en altında iki imza: PEO’dan Andreas Jartidis, Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri’nden Aziz Tuncay.
Bir Rum adı, bir Türk adı. Yan yana.
Sahne seyirciye hiçbir şey söyletmiyor. Ama salonun içinde bir ağırlaşma hissediyorsunuz sanki herkes aynı anda aynı şeyi düşünüyor: Bu iki insan ne kadar iyi biliyordu bunun ne anlama geldiğini. Ve sonra ne olduğunu.

Anlattığı şey 1 Mayıs 1947. Lefke sokaklarında seller gibi akan bir kalabalık -Karadağ’dan gelenler, İksero’dan gelenler, kadın erkek, çoluk çocuk, Rum’uyla, Ermeni’siyle, Maronit’iyle ele ele. Şirket madeni üç gün kapatacakmış. Kimsenin umurunda değil.

Cahit bunu anlatırken sesinde zafer değil, sıcaklık var. Sanki o günü hatırlamak bile ona iyi geliyor. Sonra ekliyor: “Gelecek senenin, 1948 Lefke grevinin tohumları atıldıydı o gün.”
O an salonun havası değişiyor. Çünkü bu sahne bir zafer sahnesi değil bir hazırlık sahnesi. Henüz hiçbir şey kazanılmamış. Ama bir şey kararlaştırılmış. Ve bu, bazen zaferden daha büyük bir şey.

“Daha İyi Yenileceğiz”

125 gün.
Ali bunu söylediğinde salonun içinde bir ağırlaşma oluyor. 125 gün grev. Ve elde ne var? Birkaç kuruş artış. Geri kalanı “sonra konuşulacak.” Babis çöküyor: “Yenildik be Cahit.”

Ama Cahit kalkmıyor yerinden. Düşünür gibi bir sessizlik bırakıyor araya. Sonra yavaşça söylüyor: “Dün da yenildik, yarın gene yenileceyik, ama daha eyi yenileceyik…”
Bu cümle bir teselli değil. Uzun vadeli, sabırlı, inadına yapılan bir mücadele hesabı…

“Bütün milletlerin işçileri, birleşin” diyor Babis.
“İşçi milleti!” diye karşılık veriyor Ali.
Cahit tek kelime söylüyor: “Enternasyonal.”

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER