Tarihsel materyalizm, özü gereği “süreç” odaklı bir kavrayıştır. Üretim tarzlarının dönüşümü, sınıflar arası çelişkilerin keskinleşmesi ve toplumsal devrimlerin olgunlaşması, insan ömrünün biyolojik sınırlarıyla değil, tarihsel zamanın kendi içsel ritmiyle belirlenir. Her zaman “tarihsel zaman” ile “bireysel ömür” arasında kronik bir gerilim yaşanmaktadır. Değişim çelişkilerin birikimi ve nitel bir sıçrama olarak meydana gelir. Burada “sıçrama”, ani ve kopuk bir olay değil, niceliksel birikimlerin yarattığı bir zorunluluktur. Sorun, bu birikim sürecinin sabrını göstermek yerine, sonucu “burada ve şimdi” görme ısrarıdır. Bu ısrar, iradeci bir kurgudur. Tarihsel süreç, devrimci anın olgunlaşması için nesnel koşulların birleşmesini öngörür. İradecilik ise bu koşulları “isteme” gücüyle ikame etmeye çalışır. Sonuç, her başarısızlıkta ya da durgunlukta yaşanan o büyük hayal kırıklığı halidir. Bu yanılgı, her yenilgide tarihsel melankoliye dönüşen bir sarkacın iki ucudur aslında: önce her anı devrim anı ilan eden bir coşku, sonra hiçbir anın devrim anı olmayacağına hükmeden bir çöküş.
Önümüzdeki dönemin yalnızca emperyalist savaş, bölgesel çatışma, yoksulluk ve kriz dönemleri değil, aynı zamanda bir devrimler çağı olacağını söylemek gerekir; zira nesnel koşulların çöküşü ile öznel iradenin örgütlenmesi arasındaki mesafenin kapandığı eşiklerde tarih sıçramalar yapar ve bazen bir insanın ömrüne yüzyılların birikimi sığar. Ne var ki tarihin sürekli ilerlediği düşünüldüğünde, “zaferin” her an gerçekleşmesi gerektiği beklentisi de kaçınılmaz olarak doğar. Zafer gelmediğinde ise tarihsel iyimserlik, derin bir melankoliye dönüşür. Bu melankoli, değişimin hem birikim hem de nitel sıçrama yoluyla gerçekleştiği gerçeğini göz ardı etmenin bedelidir. Oysa niceliksel değişimler belli bir eşiğe ulaşmadan niteliksel sıçrama gerçekleşmez; fakat bu eşiğin ne zaman ve hangi koşullarda aşılacağı, doğrudan doğruya öznel iradenin müdahale gücüyle ilintilidir. Tarihsel süreçlerin uzun vadeli yapısını vurgulamakla, bugünün somut mücadele alanlarında acil müdahale gerektiğini söylemek arasında bir çelişki yoktur; bu iki tutum, birbirini tamamlayan uğraklardır. Tam da bu noktada, sabır ile acele arasındaki gerilim, pratiğin nabzını oluşturur: Tarih sabreder çünkü onun ufku bireysel ömrün çok ötesine uzanır; insan ise acelcidir çünkü her bir an, baskı ve sömürü zincirlerinin ağırlığını doğrudan bedeninde hisseder.
Tam da bu nedenle grev, direniş veya devrim gibi eylemlere aynı anda hem sonuç hem de süreç olarak bakmak zorunlu hale gelir. Sonuç olarak bakmak, nihai hedefi gözden kaybetmemek içindir. Süreç olarak bakmak ise bugün kazanılan her küçük direnişin yarının büyük dönüşümüne eklemlendiğini kavramak içindir. Böylece yaşanan kırılganlık, nesnel birikimle eklemlenerek dirence dönüşür. Zira her somut mücadele, aynı zamanda bir öğrenme sürecidir; sınıf bilinci, ancak bu tür kılcal direnişlerin içinden yoğrularak bir şuura dönüşebilir. Tarihsel deneyim gösterir ki, sınıfların en radikal bilinç sıçramaları, çoğu zaman ağır yenilgilerin ardından gelen uzun sessizliklerin dibinde filizlenir. Bu nedenle direnişin sürekli olduğu, fakat görünürlüğünün dalgalı bir seyir izlediği gerçeği, ancak sakin bir kafa ile kavranabilir.
Bireysel ömür, tarihsel akışın bir parçası olmanın onuruyla anlam kazanır. Bu anlam, kişinin kendi ömründe zafere ulaşma hırsından değil, tarihsel failliğin mütevazı ama zorunlu bir uğrağı olma bilincinden beslenir. Ancak bu bilincin kaderci bir teslimiyete dönüşmemesi için zaferin kendisini yeniden tanımlamak gerekir. Zafer, yalnızca devrimin nihai patlama anı değildir; soyut zaferin somutlaştığı her moment, onun ayrılmaz bir parçasıdır. Bir işçinin mücadeleyle hakkını alması, bir haksızlığın görünür kılınması, bir yıkımın önüne geçilmesi; bunlar küçük zaferler değil, tarihin kendi içinden ürettiği ve büyük dönüşümü besleyen zorunlu birikimlerdir. Bu momentleri önemsememek, yalnızca nihai patlamayı görmenin yol açtığı sabırsızlığın öteki yüzüdür ve bu sabırsızlık, devrimci siyaseti bugünün somut zemininden kopararak onu soyut bir beklentiye mahkûm eder. Oysa somut zemin, tüm çelişkileriyle, tüm eksiklikleriyle, tüm acil ve çözülmemiş sorunlarıyla tam da devrimci pratiğin ham maddesidir. Onu soyutlamak, aslında onu terk etmektir. Ve bugünün somut mücadele alanını terk eden her siyaset, ne kadar yüksek bir nihai hedefe atıf yaparsa yapsın, son tahlilde tarihin dışına düşer. Tarihin dışına düşen iradenin ise, sabrı da aceleci olması da bir anlam taşımaz; yalnızca boşluğa yazılmış bir heyecan olarak kalır.









YORUMLAR