Emekli bir adam olan Ben, emeklilikten sıkılınca (emekli maaşı yetmediği için değil yani) Jules’in yeni kurduğu şirkette çalışmaya başlar. Jules, CEO’su olduğu ofisinin içinde bisikletle gezerken çok sempatiktir; arkadaşça (sanki patron–işçi yok gibi) takım ilişkileri kurar. Evlidir. Bakıma ihtiyaç duyan yaşta çocuğu vardır. Ama sağ olsun kocası “Sen git işini kur, ben çocuğa bakar, ev işlerini de yaparım” demiştir. O kadar ki veli buluşmalarına da o gider. Biraz ileri gider; velilerden biriyle gizli bir ilişkisi başlar. Gerisini anlatmam. Mühim olan sonu değil, filmin bende bıraktıklarından sizinle paylaşmak istediklerim.
Öncelikle hem kuşaklar arası dostluğu hem de mevcut çalışma yaşamının hız, performans ve yalnızlık üretimi üzerine kurulu yapısını görünür kılması açısından başarılı bir film diyebiliriz. Jules’un girişimcilik başarısı ile özel yaşamındaki yükleri arasındaki gerilim ve Ben’in emeklilik sonrası anlam arayışı eksenindeki hikâye izlerken gülümsetiyor ve huzur veren duygular yaşatıyor ki keyifle izlediğimi söylemeliyim.
Ben’in daha yeni tanıştığı halde evden çıkartılan bir ekip arkadaşına evini açması, ofis içi ilişkilerde gözlenen dayanışma gibi örnekler sıcak ve umutlu duygular uyandırsa da anlatılan hikâye beni bireysel çözümlerle giderilmeye çalışılan toplumsal sorunlar üzerine düşündürdü.
İnsan neden emekli olduktan sonra hayata tutunmak için yine emek gücünü satsın ki? Başka türlü sosyalleşmek ve kendini işe yarar hissetmek mümkün değil mi? Güçlü bir sosyal devlet anlayışı olsaydı, emekli olmak toplumsal yaşamdan kopmak anlamına gelmeyebilir miydi?
Yaşlıların deneyimlerini paylaşabilecekleri, üretebilecekleri ve sosyalleşebilecekleri kamusal alanlar ve kurumlar olsaydı mesela. Bir insanın aidiyet ve anlam duygusunu yeniden kazanması için çalışmaya dönmesi tek seçenek olmayabilirdi, diye düşündüm.
Jules’un hikâyesinde ise; ilk dikkatimi çeken evliliklerinde geleneksel kadın ve erkek rollerinin yer değiştirmiş olmasıydı. Önce bir “Helal olsun adama, ne kocalar var” desem de film boyunca sorunun aslında ebeveyn rollerinin nasıl üstlenildiğinden çok, bu yükün hâlâ aile içinde çözülmeye çalışılması olduğunu fark ettim. Öyle ya, çocuk bakımı toplumsallaştırılmış olsaydı, bir ebeveynin kariyerinden vazgeçmesi gerekmezdi; aile ilişkileri bu kadar yoğun bir baskı altında kalmayabilirdi.
Filmin önemli kırılma noktalarından birinin Jules’un evliliğinde yaşanan aldatılma olduğunu da söylemeliyim; hani şu veli etkinliklerindeki kadın… Bu durum yalnızca bireysel bir sadakatsizlik olarak değil, aile içindeki rollerin ve beklentilerin yarattığı gerilimlerin bir sonucu olarak da okunabilir. Bence film de bu çatışmayı bireysel ilişkiler düzeyinde ele alıyor. Oysa yukarıda bahsedilen bakım hizmetlerinin kamusal olarak desteklendiği, iş ve aile yaşamının daha dengeli örgütlendiği bir toplumsal düzende bu tür kırılmaların zemini önemli ölçüde farklılaşabilirdi.
Sadakatsizlik vakasındaki kültürel farklılık da düşündürücüydü. Bizim toplumumuzda çoğu zaman öfke, suçlama ve ayrılıkla sonuçlanabilecek bir durumun, filmde sakinlikle ve diyalogla ele alınması dikkatimi çekti.
Jules’un tepkisi özellikle çarpıcıydı; aldatıldığını öğrendiğinde eşini suçlamak ya da öfkesini dile getirmek yerine, evle ve ailesiyle yeterince ilgilenemediği için bunda kendi payı olup olmadığını sorguladı, hatta işinden vazgeçmeyi düşündüğünü söyledi. Eşinin ise buna karşılık, “Sen evliliğimiz için kariyerinden vazgeçmeye hazırdın” anlamına gelen sözleri, ilişkiye bakışlarını ve birbirlerine duydukları anlayışı ortaya koyuyordu.
Kendi kültürel kodlarımız içinde ilk anda kabul etmekte zorlanabileceğimiz bu durumu, film boyunca karakterlerin yaklaşımı sayesinde yadırgamadan, hatta onların mutluluğu adına sevinerek izleyebildik.
Aynı hikâyeye toplumsal örgütlenme açısından baktığımda bu denemeyi yazmama sebep olan sorular ortaya çıktı. Cevaplar beni yine aynı soruya götürdü: Başka bir sistem mümkün mü? Bu tür yüklerin bireysel ilişkiler içinde değil, toplumsal olarak paylaşılması insanların yaşamlarını yeniden kurabilmelerine olanak sağlayabilirdi. Sovyet sosyalist deneyimi, çocuk bakımını, eğitimi, sağlığı, barınmayı ve yaşlılığı bireysel sorumluluk olmaktan çıkarıp kamusal haklar alanına taşımanın yaşamın yükünü hafifletebildiğini göstermişti.
Bu nedenle The Intern izlenirken yalnızca karakterlerin hikâyesi değil, o hikâyeyi mümkün kılan toplumsal koşullar da sorgulanabilir. Belki de filmin en temel sorusu burada düğümlenir: Sorun bireylerin kendisi midir, yoksa bireylerin çözmek zorunda bırakıldığı toplumsal düzen midir?
*The Intern (Yönetmen: Nancy Meyers, ABD, 2015). Başroller: Robert De Niro, Anne Hathaway









YORUMLAR