Dün, grev sürecine dair söylem analizimi Başkan Cemil Tugay’ın tweetleri üzerinden yaptım. Yaşanan gerilimde kamu gücünü elinde bulunduran Tugay’ın sorumluluğuna dikkat çekerek sendikanın “marjinalize” edilmesiyle işçilerin halkın önüne atıldığını ifade ettim. Her iki taraf için de bayram öncesi itidal dileğinde bulundum.
Bugün ise Genel-İş’i ele alacağım. Aslında böylesi bir süreçte, işçilerin mücadelesine zarar vermemek için sendikayı doğrudan eleştirmenin doğru olmadığını düşünürüm. Bu, sendikayı korumaktan çok, işçinin direncini koruma hassasiyetidir.
Kaldı ki Genel-İş’e dair fikrimizi daha önce; Çiğli, Narlıdere ve Gaziemir gibi belediyelerde gece yarısı, işçinin onayı alınmadan imzalanan toplu sözleşmelerin ardından açıkça dile getirmiştik.
Bugünlerde çokça, DİSK’in örgütlü gücünü kullanarak CHP’li belediyeleri köşeye sıkıştırdığı ve böylece AKP’nin ekmeğine yağ sürdüğü görüşü pompalansa da biz o günlerde bunun tam tersini yazdık. DİSK/Genel-İş’in kimi zaman işçi sınıfının temsilcisi olmaktan uzaklaşıp, belediye başkanlarıyla anlaşan bir tür “arabulucu”ya dönüştüğünü; kapalı kapılar ardında attığı imzalarla grevin ve işçinin sırtına yumruk indirdiğini söyledik.
Bu nedenle, bugün DİSK’i beğenmediği için eleştirenlerin; DİSK, grevleri sattığında nerede durduklarını, ne söylediklerini hatırlamaları gerekir. İşçinin iradesi dışında imzalanan sözleşmelerde sendikaya ses çıkarmayanlar, bugün yürütülen bu kritik mücadeleye düşmanlık ederek neye hizmet ettiklerini eninde sonunda anlayacak; umarım geç olmaz!
İşte, tam da bu nedenle bugünkü söylem analizinde sendika temsilcilerine seslenmek istedim. Çünkü; istemeden de olsa halkın bir kesiminin öfkesini büyüttüklerini, sendikal mücadeleye zarar verdiklerini görmeleri gerekir.
Örneğin…
DİSK Ege Bölge Temsilcisi Memiş Sarı’nın, “ailelerimizle şu kadar kişiyiz, ona göre” gibi, kolaylıkla manipüle edilip üzerinde tepinilecek –ki öyle oldu– ifadeler yerine, 23 bin işçinin belediye hizmetlerindeki gerçek gücüne odaklanması gerekir. Güç gösterisi, sayısal üstünlük üzerinden değil, haklılık üzerinden toplumsal destek aranarak yapılmalıdır.
Genel-İş İzmir 2 Nolu Şube Başkanı Ercan Gül’ün, Başkan Cemil Tugay’ın çöpleri toplayan görüntülerinin ardından söylediği “Allah var, iyi temizlik yapıyor. Bundan sonra çöp görürsem arayacağım, ‘gel başkan topla’ diyeceğim” gibi alaycı sözleri terk etmesi, mücadelenin özünü kaçırmaması açısından önemlidir. Bu alaycı sözler yerine; işçilerin toplumsal yaşam için ne kadar hayati bir iş yaptığı, temizlikten ulaşıma kadar şehri nasıl ayakta tuttukları net biçimde anlatılmalıdır.
Aynı şekilde 1 Nolu Şube Başkanı Engin Topal’ın, çöp temizlemeye gelen ilçe belediye başkanlarına “Gidin kendi ilçenizde horozluk yapın” gibi, onarılması zor cümleler kurmaktan kaçınması gerekir. Çünkü kışkırtıcı sözler, mücadeleyi de gölgeliyor. O yüzden söylemler, kişisel değil ilkesel olmalıdır.
Öyle ki sendika temsilcilerinin görevi, laf dalaşıyla puan toplamak değil; belediyelerdeki çelişkileri görünür kılmak, aksayan yanları teşhir etmek, kamuoyuna “istenirse kaynak bulunabileceği” gerçeğini anlatmaktır.
Ayrıca, DİSK’in tarihsel mirasını ve ilkelerini hatırlatmak, AKP’nin işçi düşmanı politikalarına karşı ortak mücadele zeminini korumak, grevin sadece maaş mücadelesi değil yerel yönetimlerde emeğin değerini koruma amacı taşıdığını hatırlatmak ve toplumdaki sınıf bilincinin gelişimine katkı koymak da yine sendika temsilcilerinin görevidir.
Yarın tekrardan yüz yüze bakılacak ve birlikte mücadele edilecekse; meseleleri kişiselleştirmeden, uzlaşı yollarını kapatmadan ilerlemek her iki taraf için de elzemdir.
Çünkü halkın ve işçilerin beklentisi, bayram öncesi sözleşmenin imzalanması ve kentin rahat bir nefes almasıdır.










YORUMLAR