Her yıl yaz aylarında gündeme gelen orman yangınları, bu kez İzmir’de büyük bir alanı etkiledi. Rüzgârla yayılan alevler, yerleşim yerlerine ulaştı, tahliyeler yapıldı, müdahaleler gecikti, sonra da kontrol altına alındığı açıklandı. Yangınlar söndürüldü ama geriye kalan yalnızca yanmış ağaçlar değil. Kimi zaman gözle görülmeyen, kimi zaman haber metinlerinin dışında kalan başka kayıplar da oldu.
Yangınlar genellikle “doğal afet” olarak tanımlansa da bu tanım, olayların toplumsal bağlamını çoğu zaman görünmez kılıyor. “Can kaybı yok” cümlesiyle başlayan açıklamalar, insan dışındaki tüm canlıların sessiz ölümünü dışarıda bırakıyor. Çünkü “can” hâlâ yalnızca insana ait bir değer olarak tarif ediliyor. Oysa bir orman, içinde barındırdığı sayısız yaşam formuyla bir bütün. Bir kuşun terk edilmiş yuvası, toprağın altında dumandan boğulan canlılar, ekolojik dengenin taşıyıcıları olan binlerce tür… Bunlar yok sayıldığında, ormanın kaybı da daraltılmış bir çerçevede ele alınıyor.
Bu daralma sadece dilde değil. Yangınların nedenlerine dair açıklamalar da çoğunlukla teknik ya da bireysel ihmallerle sınırlandırılıyor. Oysa bu durumun kendisi, insanın doğayla kurduğu ilişkinin yapısal bir yansıması. Doğa çoğu zaman insanın kullanabileceği, ihtiyaç duyduğunda müdahale edebileceği bir alan olarak görülüyor. Bu bakış, yangına neden olan izmariti de, geç kalınan müdahaleyi de hava koşullarına bırakılmış bir kader algısını da normalleştiriyor. Yangınlar yalnızca ağaçların yanması değil, doğaya biçilen değerin açığa çıkmasıdır.
Bazı durumlarda ise yangınlar bilinçsizliğin ötesinde, bilinçli bir yok etme eylemi haline geliyor. Kundaklama şüphesiyle başlatılan soruşturmalar, bu ihtimali güçlendiriyor. Burada yalnızca bir kişinin niyeti değil, toplumun bütününde doğaya yönelik kırılganlığın nasıl kolayca manipüle edilebildiği de açığa çıkıyor. Çünkü doğa hem savunmasız hem de çoğu zaman değersizleştirilmiş bir alan olarak kalıyor. Gerek bireysel eylemler gerekse müdahaleye dair gecikmeler, bu değersizleştirmenin farklı biçimleri olarak okunabilir. Yangınlara karşı zamanında müdahale edilmemesi, yalnızca teknik yetersizlik değil; önceliklerin ne olduğunu gösteren bir işaret olarak da değerlendirilebilir.
Tüm bunların içinde insanın rolü tek yönlü değil. Bir yandan doğayı korumaya çalışan, farkındalık oluşturmaya çalışan bireyler var. Öte yandan doğayı yalnızca kullanacağı ya da seyredeceği bir yer olarak görenler… Ve bir de bütün bu sistemin işleyişinden sorumlu olan, karar verici yapılar. Bu yapılar, doğayı bir maliyet hesabı içinde değerlendirdiğinde, yangınlara karşı alınacak önlemler de ertelenebilir ya da sınırlı kalabilir. Doğaya verilen zararın sadece bireysel ihmallerle değil, siyasi ve ekonomik tercihlerle de şekillendiği gerçeği, tam da bu noktada belirginleşir.
Bu nedenle yangınları yalnızca doğaya zarar veren olaylar olarak değil; insan-doğa ilişkisini görünür kılan eşik anlar olarak okumak gerekir. Çünkü yanan yalnızca ağaçlar değildir. Görülmeyen canlılar, ekolojik sistemler, sessiz direnişler, hatta geleceğe dair olasılıklar da o yangınla kaybolur. Ve her seferinde aynı cümleyle karşılaşırız: “Can kaybı yok.” Bu cümle, kayıpların yalnızca sayı olarak ölçülebildiği, değerlerin sadece insanla sınırlı olduğu bir bakış açısını tekrar eder. Oysa mesele tam da buradadır: Neyi “can” olarak tanımlarız ve neleri yok sayarız?
Orman yangınlarıyla birlikte ortaya çıkan tablo, doğaya verilen zararın bir sonuç değil, süregelen bir süreç olduğunu gösteriyor. Bu süreçte insan, yalnızca fail değil; aynı zamanda sorumluluğu yeniden kurabilecek tek öznedir. Ama bu sorumluluk, yangın sonrası üzülmekle sınırlı kalırsa, tekrar eden felaketlerin döngüsü de sürmeye devam edecektir. Kayıpların görünmezliğine razı olmak, insanın doğayla kurduğu ilişkiyi daha da zayıflatır. Belki de bu yüzden her yıl aynı mevsimde, aynı şekilde yanıyoruz. Ve her yıl, neyi saymadıysak, tam da onu kaybediyoruz.









YORUMLAR