Sanayi Devrimi’yle birlikte kentler sadece insanların toplandığı yerler olmaktan çıktı. Sermayenin büyüdüğü, zenginliğin biriktiği ama aynı zamanda yoksulluğun, eşitsizliğin ve yabancılaşmanın da derinleştiği alanlara dönüştü. Bugün “modernleşme” diye diye yücelttiğimiz süreç, aslında insanın kendi emeğinden, kendi kentinden ve hatta kendi varlığından koparılmasının tarihidir.
Köyden kente göç eden milyonlarca emekçi, fabrikanın bacasından çıkan dumanın altında barınma mücadelesi verirken yeni bir hayat değil, yeni bir yabancılaşma biçimiyle karşılaştı. Kimi zaman sanayi tesislerinin yanı başındaki lağım kokulu sokaklarda, kimi zaman şehir dışına sürülmüş gecekondu mahallelerinde… Bu insanlar, kentin parçası değil, kentin kenarına itilmiş gölgeler haline getirildi.
Burjuvazi fabrikalarda işçinin emeğini sömürürken, aynı zamanda kenti de yeniden biçimlendirdi. Geniş bulvarlar, göz alıcı villalar, ışıl ışıl caddeler yapılırken, bu düzenin karanlığı işçi mahallelerinin üzerine çöktü. Engels’in 19. yüzyıl İngiltere’si için anlattıkları, bugün İzmir’in ya da Ankara’nın kenar semtlerinde hâlâ yaşıyor. Sınıfsal ayrım artık sadece maaş bordrosunda değil; apartman girişlerinde, okul sıralarında, hatta nefes aldığımız havada bile görünür halde.
Marx, emeğin yabancılaşmasından söz ederken yalnızca üretim sürecini değil, insanın kendi benliğinden kopuşunu da anlatıyordu. Bugün işçiler, yalnızca makinelerle değil; duvarlarla, güvenlik bariyerleriyle, gökdelenlerin gölgeleriyle çevrili. Lefebvre’in dediği gibi kent artık bir yaşam alanı değil, bir piyasa. Vatandaş, karar alan değil; kararların altında ezilen bir figür. Kentin en hareketli noktalarında bile insanlar birbirine dokunamıyor, selam veremiyor, aynı sokakta suskun birer yabancı gibi geçip gidiyor.
Harvey’in anlattığı o büyük mekanizma işlemeye devam ediyor: Sermaye, durmadan genişlemek zorunda. Bunun için kent, yeniden ve yeniden dönüştürülüyor. Beton yığınları yükselirken, insanın kendisi çözülen bir varlığa dönüşüyor. Şehir büyüyor ama insan küçülüyor. Apartman daireleri çoğalıyor ama yuva kalmıyor. Caddeler genişliyor ama kimse kimseye yaklaşamıyor.
Bu tabloyu kader diye yutturmaya çalışanlara inat söylüyorum: Bu yabancılaşma kaçınılmaz değil. Kent, sermayenin değil insanların olacaksa; sokaklar, parklar, meydanlar yeniden hayat bulacaksa; önce emeğin özgürleşmesi gerekir. Çünkü yabancılaşmayı aşmanın yolu, emeği ve toplumu yeniden buluşturmaktan geçer.
Engels’in “emeği ve emekçiyi nesneye indirgeyenler” dediği düzen bugün gökdelenlerin içinde, plazaların camlarında yaşamaya devam ediyor. Ama bu hikâye burada bitmez. Başka bir kent mümkündür. İnsanların sadece çalışmadığı, aynı zamanda yaşadığı; sadece üretemediği, aynı zamanda paylaştığı; kentin duvarlarının değil, kalplerinin birleştiği bir kent…
Bu kent, yalnızca betonun değil, bilincin de yeniden inşasıyla doğacak. Emeğin, mekânın ve insanın özgürleştiği o yeni kenti kurmak, sadece mimari bir mesele değil; sınıfın, dayanışmanın ve onurun mücadelesidir.









YORUMLAR