Feodalizm, yoksulluk, din istismarı… Bunların hiçbiri herhangi bir halkın “doğal karakteri” değil. Bunlar, somut sınıf ilişkilerinin, ekonomik çıkarların ve siyasal tercihlerin ürünüdür. Bugün ülkenin doğu ve güneydoğusunda hâlâ ayakta duran ağalık düzeni de Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra kendiliğinden varlığını sürdürmedi; çeşitli dönemlerde devlet politikaları ve siyasal tercihlerle korunarak, güçlendirilerek bugüne taşındı.
Devlet, bölgede kendi egemenliğini kurarken kiminle yan yana durdu? Toprağın sahibi büyük toprak sahipleriyle, cemaat ve tarikatların başındaki dini önderlerle, oy deposu olarak görülen aşiret reisleriyle… Çünkü örgütlü, bilinçli, hakkını arayan halktan her zaman çekinildi; buna karşı “gelenek”, “oy potansiyeli”, “devletine bağlı kanaat önderi” gibi kavramlarla meşrulaştırılan feodal güç odaklarına yaslanmak tercih edildi. Sonra da dönüp halka “Sizi niye ağalar sömürüyor?” diye soruldu. Bu soruyu sormak, koşulları yaratan siyasal tercihleri gizlediği için elbette kolay.
Bugün TBMM’de uzun yıllar boyunca yer almış, çok sayıda köye, geniş topraklara, kamu ihalelerine erişimi olan kimi “bölge kökenli” milletvekilleri, çoğu zaman ne halkın gerçek ekonomik-demokratik talepleriyle ne de emekçi sınıflarla tam anlamıyla yan yana duruyor; esas olarak kendi sınıfsal konumlarıyla uyumlu bir siyaset yürütüyor. Onları o koltuklara taşıyan, nüfus cüzdanlarındaki etnik haneden çok, ellerindeki ekonomik güç. Bu nedenle feodal düzeni var eden ilişkileri hedef almak, doğrudan kendi servetlerini tartışmaya açmak anlamına geleceğinden, bu alanda ciddi bir irade görmek zorlaşıyor.
Bölgede sosyal tabanı ağırlıkla köylülük, yoksul emekçiler ve işsiz gençlerden oluşan bir siyasal alandan söz ediyoruz; diğer yandan, bu coğrafyada yaşanan çatışmalı süreçler, köy boşaltmaları, zorunlu göçler ve ağır insan hakları ihlalleriyle iç içe geçmiş çok katmanlı bir tarih var. Bu tarihin içinde feodal güçlerle çatışmalar da mevcut, taktik uzlaşmalar da, kopuşlar da… Yani ulusal kimlik mücadelesi, sınıf mücadelesi ve devlet politikaları iç içe geçmiş durumda.
Şu soruyu sormak gerekiyor: Türkiye’de feodal kalıntılar sadece Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde mi bulunuyor? İç Anadolu’da, Ege’nin bazı köylerinde, Trakya’da “bey” diye hitap edilen büyük toprak sahiplerinin, yerel müteahhitlerin, din üzerinden nüfuz kuran çevrelerin düzeni çok mu ilerici? Polatlı’nın köylerindeki yoksulluk, sefalet sık sık hatırlatılıyor: Oradaki yoksulluğun sorumlusu hangi etnik köken? Türk yoksulluğu “kader”, Kürt yoksulluğu “kültürel sorun” mu? Yoksulluk, temelde sınıfsal bir meseledir; hangi dilde yaşandığından bağımsızdır ve kaynağında sermaye birikimi, devlet politikaları ve sömürü ilişkileri bulunur.
“Şeyhlerle, ağalarla kol kola girerek özgürleşme olabilir mi?” Elbette, gerçek anlamda toplumsal özgürlük böyle kurulamaz. Ama aynı şekilde, büyük sermaye sahipleriyle, patron sınıfıyla, kamu kaynaklarından beslenen zengin gruplarla, “yerli ve milli” söylemiyle kendini meşrulaştıran ekonomik elitlerle kol kola girerek de özgürleşme olmaz. Eğer tutarlı bir demokrasi ve özgürlük iddiası taşıyorsak, feodaliteye karşı çıkarken sermaye egemenliğini görmezden gelemeyiz. Bir yandan bölgedeki toprak ağalarını hedef gösterip, diğer yandan ülkenin en varlıklı ailelerini “başarılı iş insanları” diye el üstünde tutmak, aynı zincirin farklı halkalarını aklamaya yarar. Feodal ilişki de, kapitalist sömürü ilişkisi de, emekçinin ürettiği değerin az sayıda elde toplanmasına hizmet eder.
Tarihsel olarak baktığımızda, bu coğrafyada ilericilik, özgürlükçülük ve halkların eşitliği perspektifini en net ve ısrarla savunan çizgi, işçi sınıfı hareketi ve soldur. Türk ve Kürt emekçilerin ortak mücadelesini savunanlar, feodalizme de sermaye egemenliğine de din istismarına da aynı anda karşı çıkanlar, ağırlıkla bu gelenekten geldiler. Ne zaman ki sol siyaset geriletildi, sendikalar zayıflatıldı, ilerici örgütlenmeler dağıtıldı; o zaman gerici cemaatlerin, tefeci-ağa düzeninin, mafya-siyaset-sermaye üçgeninin alanı genişledi.
Bu nedenle fotoğrafı tersine çevirmek zorundayız: Kürt halkının umudu şeyhlerde, ağalarda, bölgesel güç odaklarında ya da dış müdahalelerle uyumlu siyaset yapan aktörlerde değil; kendi işçisinde, kendi yoksulunda, kendi kadınında, kendi gencinde, kendi ilerici-sosyalist dinamiklerinde. Türk halkının umudu da “devlet büyüğü” denilen figürlerde, zengin patronlarda, milliyetçiliği ekmek kapısı yapan siyasetçilerde değil; benzer şekilde kendi sınıfında, kendi örgütlü gücünde.
Eğer gerçekten içtenlikle feodal düzene, kadın düşmanlığına, din istismarına, yoksulluğa karşı çıkmak istiyorsak, bu itirazı hiçbir halkı toptan suçlamadan, hiçbir kimliği hedef göstermeden, her yerde aynı kararlılıkla yükseltmek zorundayız. Diyarbakır’ın köyündeki toprak ağasına da, Polatlı’daki müteahhit ağaya da, İstanbul’daki plazada emek sömüren patrona da aynı cümleyi kurabilmeliyiz: Sömürüye razı değiliz.
Bu ülkede gerçek anlamda demokratik ve özgür bir gelecek ne halkları birbirine düşmanlaştıran politikalardan, ne de ağalarla, şeyhlerle, büyük patronlarla, dış güçlerle uyum içinde hareket eden siyasal aktörlerden gelecek. Kurtuluş; Türk ve Kürt emekçilerinin, kadınların, gençlerin yan yana durup hem feodal kalıntıları hem de emek sömürüsünü ve her türlü gericiliği geriletmesinden geçecek. Başka bir yol arıyorsak, o da yine örgütlü halk iradesinden geçiyor.









YORUMLAR