Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Günseli Uğur
Günseli Uğur

Apollon neye ağlıyor?

Apollon aslında çok iyi bir okçudur ve kendiyle övünmeyi çok sever. Bir gün kendisi gibi iyi bir okçu olan Afrodit‘in oğlu genç Eros ile karşılaşır ve onun okçuluk kabiliyeti ile ilgili alaycı sözler söyler. Buna karşılık, Eros öç almak ister ve iki ok hazırlar. Biri altın suyuna batırılmıştır ve saplandığı kişiye tutku ve sonsuz aşk verecektir. Diğer ok ise saplandığı kişiyi aşk ve tutkudan tamamen uzaklaştıracaktır. Altın ok Apollon‘un kalbine saplanır ve Dafni’ye umutsuzca aşık olur. Fakat ne yazık ki diğer ok Dafni’nin kalbine saplanmıştır. Dafni, Apollon’dan sürekli kaçar ve aşkını reddeder.

Bir gün Dafni yine kaçarken Apollon’a yakalanır Yunan Yer Tanrısı Gaia‘dan yardım ister. Gaia, Dafni‘yi Defne ağacına dönüştürür ve Dafni sonsuza dek Defne ağacı olarak kalır”.

İşte Harbiye’deki meşhur şelaleler Apollon’un gözyaşlarıdır.

Anadolu ve Yunan mitolojisindeki farklı anlatılarda Defne’nin gözyaşları olarak da geçer.

Tahmin edersiniz ki bu bir Antakya gezi yazısıdır.

Bilmediğiniz bir memlekette, rehberinizin o toprakların evladı olması ne güzel bir yoldaşlıktır. Antakya (Antiocheia) gezimin özcesi bu oldu. İncesine gelince: Antakya’nın bir ünü ‘mutfağı’ olsa da yöresel lezzetler yerine kültürel hafıza diyelim biz. Ne derler; “yediğin senin olsun gördüklerini anlat”.

Kente girişte ilk gördüklerim Amanos Dağları ve Amik Ovası’ydı. Bir zamanlar insan eliyle kurutulduğunu üzerindeki köprüden geçerken öğrendiğim Amik Gölü “kimmiş bana meydan okuyan” der gibi yeniden suyla dolmaya başlamıştı. Yol arkadaşım burada eskiden kuşların (Asfur) konakladığını anlattı.

Az sonra karşımıza çıkacak deprem yıkıntılarını hatırlayarak iç çektim. İnsan bazen hiç görmediği bir şeyin yasını hissedebilirmiş; yıllarca kurutulan göl geri dolar, el yordamıyla dikilen binalar mezar olurmuş. Yaşananlar ders olmazmış; kurutulan göl yatağına bir de havalimanı kurulmuş.

Bu kenti 6 Şubat depremi öncesi görmeyi çok istemiştim. Zihnimde; iki yanında defne ağaçlarının olduğu caddeler, birbirine karışan ezan ve çan sesleri, taş evler ve Asi nehri kıyısındaki eski medeniyet vardı. Antakya’yı hep “farklı mozaiklerin şehri” olarak duymuştum.

Şimdi karşıma çıkacak olanın aynı şehir olmadığını bilsem de bir şehrin ortasında bu kadar boşluk olabileceğini düşünemezdim. Bazı yerlerde binalar yıkılmamış; sanki hayat içlerinden çekilip gitmiş, geriye tozunu bırakmıştı. En sarsıcı gerçeklerden biri binaların yıkılması değil; aynı yıkıntının hemen yanındakinin yıkılmamasıydı. Evet, birçok insan ihmal yüzünden ölmüştü.

Arkadaşım moloz yığını, restorasyon alanı ya da bomboş olan yerlerde depremden önce hangi sokaklarda yürüdüklerini, nerde kahve içtiklerini, şantiyelere yerini bırakmış miting alanlarını anlattı bana. Gezi Parkı olayları mahallinde “Bak,” diyordu, “Abdullah Cömert burada öldü, Ahmet Atakan şurada”… “Şu şantiye Ortodoks Kilisesi”, “Şu Katolik”, “Şu Protestan”, “Şu da restore edilen Habib-i Neccar Camii” .

Tarihi binaların üzeri, eski hâllerinin fotoğraflarının yer aldığı brandalarla örtülüydü. Bunlar sadece örtü değil, yok olanın yerine geçmiş ince birer perde gibiydi. “Buralar eskiden…” diye başlayan cümleler nesillerce aktarılacak; hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Devlet büyükleri geldiğinde konteyner evlerin dev brandalarla gizlendiği bilgisine ise bu yazıda değinmeyeceğim.

Müze Otel’i gezme şansım oldu. Antakya yalnızca kültürel mozaiğiyle değil, dünyaca ünlü arkeolojik mozaikleriyle de büyük bir miras taşıyordu. Eşi benzeri olmayan eserlerin aslında Antakya Arkeoloji Müzesinde bulunduğunu öğrendim. Müzenin depremden bu yana kapalı olması ve hiçbir adım atılmamış olması beni düşündürdü.

Mozaiklerden birinde “kem gözlere şiş” i andıran bir desen vardı; sanki binlerce yıl öncesinden bugüne bakıp “elemtere fiş” deyip nazar kovuyordu. Kem göz mozaiğinin üzerinde Grekçe “kim içeridekiler hakkında ne düşünürse, aynısıyla karşılaşsın” yazdığını öğrenince şaşırdım.

Yine Hatay’da bulunmuş, elinde içkisi, yanında ekmek ve şarap testisiyle keyif yapan iskelet mozaiği, bu toprakların insanına milattan öncesinden bir mesaj verir gibiydi. “Neşeli Ol Hayatını Yaşa”.

Bazı şehirlerde yaşanmaz, şehir yaşanırdı. Taşlar ve su kanalları hâlâ hayattaydı.

Taşların arasında bir geçmiş duruyordu. Antakya’da taş, sadece taş değildi; mozaik taşları medeniyetin hafızasıyken, serpantin taşı uğur ve şanstı.

Su tahliye kanalları farklı dilleri, farklı bedenleri ve farklı hayatları aynı akışta buluşturmuştu. Su, Antakya’da göldü, Asi’ydi, şelaleydi…

Küçük bir şelalenin üzerindeki salıncakta çekilecek bir fotoğraf güzel bir anı olabilirdi. Ancak doğanın sunduğu bu anı, 25 liraya satılıyordu. Satıldı.

Birkaç kez Feyruz şarkılarından söz edildi. Kimseye sormadan arama motorunda bulduğum o muhteşem ses, geç kaldığımı hissettirdi. “Savaş bitiren şarkıların kadını”nı nasıl bilmezdim? Rodrigo’nun gitar konçertosu üzerine Beyrut’a yakılmış bir ağıttı “Li Beirut”. Feyruz’la 6 Mayıs Deniz’leri anma gününde tanışmam ne de güzel denk gelmişti.

Yasemin Levy’yi hatırladım Feyruz’u dinlerken. Levy’nin Kudüslü, Feyruz’un Beyrutlu olduğunu fark ettim. Ki ikisi de müziğin ortak bir barış dili olabileceğini söylüyordu.

İnsan bazen hiç görmediği bir şeyin yasını hissedebiliyor demiştim; halklar da birbirinin yasını uzaktan anlayabiliyormuş. Antakya’nın insanları Beyrut’a yakılan ağıtları artık kendi yıkık kentleri için dinliyordu. Ne de olsa büyük kısmının anadili Arapçaydı.

Deprem dinleri, mezhepleri, kimlikleri ayırmamıştı. Ortodoks’u da aynı gecede kaybetmişti bu şehir, Müslüman’ı da Arap’ı da Türk’ü de Hristiyan’ı da…

Belki bu yüzden Feyruz’un Beyrut için söylediği şarkı Antakya’ya bu kadar yakışıyordu. Onun sesiyle şelalenin sesi zihnimde birbirine karıştı: Apollon, aşka değil, yıkılmış bir kente ağlıyordu.

Toz, bu gezinin en kalıcı izlerinden biri oldu. 6 Şubat’tan günler sonra, enkaz altındaki canlar hâlâ çıkarılmaya çalışılırken ya da molozlardan demir ayıklanırken kalkan toz, şantiyelerin tozuyla devam ediyordu. Yağmura da brandalara da rağmen…

Hayat inşaatlarda çalışan ustalarla, açık duran küçük kahvelerle, yeniden kurulan pazarlarla ve birbirine hâlâ hikâye anlatan insanlarla akıyordu. Sahi hayvanlar nasıl etkilenmişti; çok az sokak köpeği görmüştüm. İnsanların gezdirdiği evcil köpeklerse çoğunlukla küçük, süslü köpeklerdi.

Gün erken doğuyor, hayat yavaş akıyordu. Sabırla, dirençle ve ağırbaşlılıkla ilerleyen kaplumbağalar gibi… Antakya’daki kaplumbağa figürü, “festina lente”nin bir karşılığıydı: yavaşça acele et.

Antakya’nın bendeki karşılığı ise bir geziden öte, uzun süre canlı kalacak bir hafıza oldu.

Arkadaşım “Ortadoğu’ya hoş geldin” dedi.

Hoş buldum. Şükran.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER