Bir yanda “şeref” sözcüğünün el yazısıyla kağıtlara dökülüp, ertesi gün milyon avroların gölgesinde buharlaştığı bir itirafçılık panayırı; diğer yanda ise bu panayırı ellerini ovuşturarak izleyenler… Burjuva siyaset, artık görece fikirlerin çarpıştığı bir meydan değil, devletin o devasa ve soğuk dişlileri arasında şekillenen bir “devşirme borsası” biçiminde işliyor.
Saray’ın o görkemli rozet takma törenlerinden yükselen alkış sesleri, mutfaktaki yangının feryadını bastırmak amacıyla tahkim edilen siyasi birer barikat işlevi de görüyor… Açlık sınırının 35 bin liraya dayandığı, yoksulluğun bir kuşatma gibi evlerin içine sızdığı bu günlerde; siyasi transferler aynı zamanda birer “dikkat dağıtma” fişeğini anımsatıyor. Belediye koltuklarının, rozet takma merasimlerinin ve “saf değiştirme” ayinlerinin bu denli pervasızca sergilenmesi, burjuva politikasının o bildik trajedisini bir kez daha yüzümüze vuruyor. Devlet bu tabloda sadece bir hakem değil; muhalefeti kendi içinde eritip organize eden, onu parçalara ayırarak kendi bünyesine katan canlı bir “yoğunlaşma merkezi” olarak işliyor. Eğer fikri ve ideolojik bir davanız yoksa, devletin bu devasa çekim gücü karşısında sadece birer “birim” veya pazarlık masasında bir “fiyat” haline gelirsiniz.
Devlet mekanizması, kendi içindeki fraksiyonları tahkim ederken, dışarıda kalanları mülksüzleştirip, sermayelerine çökerek mahkum ediyor. Ancak bu noktada “devlet” kavramını bir blok gibi ele almak yanıltıcı olur. Devlet, tek bir iradeyle hareket eden bir mekanizma değildir; kendi içinde çatışan fraksiyonlardan, farklı sermaye gruplarının rekabetinden, güvenlik bürokrasisinin özerk alanlarından ve zaman zaman birbiriyle taban tabana zıt taktikler üreten iktidar kliklerinden oluşan karmaşık bir ilişkiler ağıdır. İşte tam da bu parçalı yapı, sistemin kırılganlığını da oluşturur. Zira bir gün bir bakanın himayesindeki transfer pazarı, ertesi gün başka bir fraksiyonun tasfiyesiyle çökebilir. Bir gün İzzet Ulvi Yönter tasfiye edilirken, bir gün Rasim Ozan Kütahyalı da nasibini alabilir!
Bizler, hangi belediye başkanının hangi ikbalin peşinden koştuğunu magazinel bir merakla tartışırken; fabrikalarda “iş kazası” süsü verilmiş cinayetlerde can vermeye devam ediyoruz. Bir milletvekilinin şahsi servetini veya özel yaşamını gündem yaparken; örneğin TÜPRAŞ’ın, 2026’nın ilk çeyreğinde net kârını geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2.800’ün üzerinde artırdığını göremiyoruz. Türkiye’nin milyarderleri servetlerine servet katarken, halkın yoksulluğunun derinleşmesi nedense asıl gündem maddesi olamıyor. MÜSİAD, TÜSİAD ve TOBB gibi sermaye gruplarının rekor kârları siyasetin gürültüsü içinde ustalıkla gizleniyor.
Bu kırılganlık, örgütlü bir muhalefet için zemin yaratıyor. Ne var ki muhalefet içerisinde bir blok, bu kuşatmayı sadece “meydanlarda ses çıkararak” ya da sandık gününü bekleyerek aşabileceğini sanıyor. Oysa sistem, yankısı duyulmayan çığlıkları “geçici bir gürültü” sayıp yoluna devam ediyor. Bir de devlet aygıtları, sadece baskı yapmakla kalmıyor; aynı zamanda muhalif olanı kendi içinde yeniden üretip, ehlileştirip ve sonunda bir “itirafçıya” dönüştürüyor. Halkın iradesi sadece beş yılda bir kullanılan bir kağıt parçasına indirgendiği sürece, o kağıdı satın alacak bir tüccar her zaman bulunacaktır.









YORUMLAR